Orijinalini görmek için tıklayınız : Sağlık Döküman Arşivi
badluck
11.04.08, 10:56:52
http://img182.imageshack.us/img182/408/beyinsb0.th.jpg (http://img182.imageshack.us/my.php?image=beyinsb0.jpg)
Bana Kalbinden Ne Geçtiğini Söyle, Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim!
Eğer et yiyen bakterilerin, Lejyoner hastalığının ve öldürücü grip virüslerinin kötü olduğunu düşünüyorsanız, tıbbi ve bilimsel araştırmalar açıkça kanıtlamıştır ki, bağışıklık sisteminize saldıran en kötü düşman MİKROPLAR DEĞİL...
… aklınızdan geçenler ve ağzınızdan çıkanlardır.
Bağışıklık sisteminizin nasıl her gün hiç durmadan bu tür saldırılara karşı dayanmak ve kendini savunmak zorunda kaldığını bir düşünün.
Dahası, vücudunuzun direncini arttırmaya yarayan en sağlıklı besinlerden biri, vitamin, mineral, enzim, meyve suları, hatta şifalı bitkilerden bile daha sağlıklı olanı SEVGİ'dir.
Beyniniz, 24/7/365 gece-gündüz, hiç durmadan çalışır, asla kapanmaz veya tatile çıkmaz.
Beyin, metabolizmanın hemen her fonksiyonunu ve kimyasal dengesini kontrol eden, vücudunuzu yöneten bilgisayar desteğidir.
Sinir sisteminizden ve kan dengelerinizden tutun, cinsel fonksiyonlarınıza ve bilmediğiniz binlerce diğer fonksiyona kadar, beyin dümeni tutan kaptandır, günün her saniyesinde SİZİ ve bütün vücudunuzu, yaratır, yürütür, kontrol eder, dengeler, destekler ve korur.
Bilim adamları bir şey düşündüğünüzde, beyninizin pencere diye ifade ettikleri bir şeyi açan kimyasallar yarattığını artık biliyor. Düşünceniz sona erdiğinde ise, pencere kapanıyor.
İşte, rüyalarınızın insanını görüp, aşkı hissettiğinizde ve bütün vücudunuzu o harika ürperti kapladığında, bu beyninizin yarattığı bir kimyasaldır. Cinsellik arzu ettiğinizde, bu da beynin bir başka kimyasalıdır ve o ≠%@&?! trafikte yolunuzu tıkadığında içinizden bu sersemi lazer tüfeğiyle yok edebilme isteğine kapılmanız, bu nefret, kan dolaşımınızdaki veya midenizdeki kaynayan bu asit yine bir başka beyin kimyasalıdır.
Bilim adamları bu beyin kimyasallarına NÖROPEPTİT diyorlar. Bilim uzun yıllardır bu konu üzerinde birçok araştırmalar yaptı.
Bizim bildiğimiz, herhangi bir şey düşünmeye başladığınızda, beyniniz sizi değiştiren kimyasallar üretiyor ve işte hisetttikleriniz bu nöropeptit denilen beyin kimyasallarının yaratması ve özümlemesi sonucu oluşuyor.
İşte iş burada tuhaflaşıyor. Tıp geçen on yıl içinde çoğu kesimin gözünden kaçan büyük, hayır çok büyük, bir buluş yaptı.
Bağışıklık hücrelerinizin, tıpkı bütün hücrelerdeki gibi, yüzeylerinde belirli maddeleri özümlemek için, belirli yükleme rıhtımları olduğunu zaten biliyorlardı.
Fakat bağışıklık hücrelerinizin yüzeyinde, sizi bakterilere, virüslere, mantarlara, parazitlere, kansere --TÜM hastalıklara -- karşı korumak ve bunlarla savaşmak üzere tasarlanmış bu hücrelerin yüzeyinde NÖROPEPTİTLER için belirli bir yükleme rıhtımı, belirli bir özümleme alanı olduğunu keşfettiler!
Sizin ne düşündüğünüzle bağışıklık hücrelerinizin işi ne?
Onları niye ilgilendiriyor?
Bugünlerde ortalıkta onca mikrop dolaşıp dururken, kanser oranı roket hızıyla fırlamışken yeteri kadar uğraşacak şeyleri yok mu da, sizin özel işlerinize karışıyor ve kendinizle yaptığınız özel konuşmalara gizlice kulak kabartıyorlar?
Sıkı durun, iş daha da tuhaflaşıyor.
Tamam, bağışıklık sisteminizin duygusal diyaloglarınızı kesinlikle dinlediğini artık biliyoruz, fakat vücudunuzdaki hiçbir hücre, organ veya sistem, eğer aldığı bilgiye karşı tepki vermek üzere hazırlanmamışsa, bir başka sistemi dinlemez.
Bağışıklık hücrelerinizin yanıtı düşünceleriniz tarafından belirleniyor!
Bağışıklık sisteminiz duygusal diyaloglarınızı dinliyor ve bunlara tepki veriyor.
İşte tıp biliminin şu anda bize söylediği şey tamamen bu, bağışıklık hücrelerinizin üzerinde nöropeptitler, yani her düşünce ile beyninizin yarattığı kimyasallar için özel bir reseptör bulunuyor VE bağışıklık hücrelerinizin mikroplara ve hastalıklara verdiği yanıt - arttırıcı, azaltıcı hatta DURUDURUCU olması - bu beyin kimyasalları tarafından etkileniyor.
Yaptığınız herşeyin fiziksel bir sonucu vardır; öyle görünüyor ki, artık düşündüğünüz her şeyin de bir sonucu var.
Olumlu Düşünün
Yazan: Richard Shultze, doğal tedavi ve bitkisel ilaçlar uzmanı. Common Sense Health and Healing (Sağduyulu Sağlık ve Tedavi) adlı kitabından alınmıştır.
badluck
25.04.08, 12:41:06
Psikologlar, insanların yeniliklere ve değişimlere her zaman açık, hatta bunlara hasret olduklarını keşfettiler. Ancak buna rağmen hemen hepimiz bildiğimiz güvenli limanlarda kalmakta ısrarcıyız. Bizler her zaman bildiğimiz, tanıdık dünyamızda daha güvenli ve mutlu olacağımıza inanıyoruz.Oysa gerçeğin ötesinde hiç bir şey yoktur.
Kişisel büyümemizden ve gelişimimizden kaçındığımız zamanlar aslında biz insanların hayatlarındaki en tehlikeli zamanlardır.Evet, bu risk almayı gerektiren ürkütücü bilgi sizi bildiğinizden daha zor bir yola iter. Değişime alışmak zordur. Ama fırsatlar bir yerlerde hala var ve sizi bekliyorlar...Değişimin olduğu yerlerde..Orası bizim en mükemmel kişiliklerimizi ortaya koyacağımız yerdir.
Lider olabilmenin en önemli görevi ( ki biliyoruz liderlik geçici bir durum değil bir yaşam tarzı) değişimin bir parçası olabilmektir. Değişim zamanı geldiğinde en büyük liderler en iyi öğrenenler olacaktır. Liderlerin her zaman zihinleri açıktır, yeni fikirler üretebilirler, keşfedilmemiş yollar bulabilirler, her şeyi sorgularlar ve her an yeni fırsatlar yakalayabilirler.
Yani liderler gibi sizinde karşınıza fırsatlar çıktığı zaman, kaçma zamanı değil öğrenme zamanı olmalıdır.
İşte size değişim yolunuzu öğrenebileceğiniz bir kaç öneri:
1.Dur durak bilmeden okuyun: Kütüphanem çocuklarıma bırakacağım en büyük mirasımdır. Her bir kitap, hayatını istediğin bir üst seviyeye çıkarabileceğin, gelişebileceğin sırlarla doludur. Birileri bir yerlerde birşeyler yapmış veya yapıyor. Onları öğrenin. Birşeyler katın kendinize.
2.Günlük tutun: Duygularınızı anlamanın en iyi yolu onları bir yerlere yansıtmaktır. Ve bunun, sakin huzur dolu bir yerde oturup elinize kahvenizi ve birkaç parça kağıdı alıp yazmaktan daha iyi bir yolu yoktur.
3.Konuşun: Hiçbir şey beni harika bir konuşmadan daha çok etkileyemez. Fırsat buldukça sizi büyüleyen, konuşmasıyla sizi hipnotize edecek kişilerle konuşun. Ama zaman zamanda sizi rahatsız edecek kişilerle konuşmayı unutmayın. Çünkü aynı fikirde olmayacağınız insanlardan da bir çok şey öğrenebileceğinize inanmalısınız. Dünyada hiç birşey size, bir başkasının bakış açısından bakmanızdan daha çok şey öğretemez.
4.Maceraya atılın: Yeni bir yemek deneyin, arkadaşlarınızla doğa gezilerine çıkın, yeni mekanlar keşfedin. Bunlar sizi daha yaratıcı yapacaktır. Maceralar size dünyada her zaman keşfedilmeyi bekleyen yeni yollar olduğunu gösterecektir. Hatta bu maceralar belki de hayatınızdaki büyük değişiminin birer küçük parçası olacaktır.
5.Dinleyin: Müzik çalarınızı sevin. Müzik çalarınız size dünyadaki en harika sesleri, seslerin dansını ve evrenin sırlarını fısıldayacaktır.
Kim hızlı öğrenirse o kazanır..Hiç bir şey yeni şeyler öğrenmekten, daha iyi bir gelişim aracı olmayacaktır.
Dünya standartlarında bir birey olmak için siz neler yapabilirsiniz?
Türkçe Kaynak: www.kisiselbasari.com
badluck
13.05.08, 09:53:52
Alienation (Yabancılasma)
İnsanın çevresinden, işinden, emeğinin ürününden ya da benliğinden uzaklaşma ya da ayrılma duygusunu dile getiren kavram.Çağdaş yaşamın çözümlenmesinde çok kullanılan bu kavram değişik anlamlara gelir.
1)Güçsüzlük: İnsanın geleceğini kendisinin değil, dış etkenlerin, yazgının, şansın ya da kurumların belirlediğini düşünmesi
2)Anlamsızlık: Herhangi bir alanda etkinliğin kavranabilirlik ya da tutarlı bir anlam taşımadığı ya da genel olarak yaşamın amaçsız olduğu düşüncesi.
3)Kuralsızlık: Toplumca benimsenmiş davranış kuralarına bağlılık duygusunun yokluğu ve dolayısıyla davranış sapmalarının, güvensizliğin, sınırsız bireysel rekabetin yaygınlaşması.
4)Kültürel Yaygınlaşma: Toplumdaki yerleşik değerlerden kopma duygusu.
5)Toplumdan Yalıtlanma: Toplumsal ilişkilerden dışlanma ya da yalnız kalma duygusu.
6)Kendine Yabancılaşma: İnsanın şu ya da bu şekilde kendi gerçekliğini kavrayamaması
Terimi en iyi bilinen anlamıyla Karl Marx kullanmıştır. Marx’a göre bu kavram, insansal ürünlerin insanı boyunduruğu altına alan karşıt güçler haline gelmeleri ve bunun sonucu olarak da insanı insan olmayana dönüştürmeleri sürecini dile getirir. Tarihsel süreçte insan , tarihsel ve toplumsal yasaların bilgisini edinip onlara egemen olamamasından ötürü, toplumsal gelişmeyi insansal özünü geliştirici bir biçimde geliştirememiştir. Toplumsal yasaların bilincine varmadan toplumsal gelişmeyi bilinçle ve insanca yönetmek olanaksızdı. Bu bilgisizliğin sonucu olarak, tarihsel süreçte hep kendisine yabancı, eş deyişle insansal olmayan ürünler ortaya koymuştur. Bundan ötürü insan, yarattığı özdeksel ve tinsel dünyasını durmadan zenginleştirdiği halde bizzat kendisini özdeksel ve tinsel olarak durmadan yoksullaştırmıştır. Bunun sonucu olarak insan, bizzat kendi kendisine yabancılaşmış ve insan olmayana dönüşmüştür.
badluck
17.05.08, 09:59:43
Sabah henüz yataktan kalkmadan (uyandığınız an) dudaklarınıza bir gülümseme gönderin.
Her gün kendiniz için olumlu onaylamalarla uyanmayı alışkanlık haline getirmeye gayret gösterin. Örneğin şöyle söyleyebilirsiniz: “Bugünüm aydın olsun. Bugün evrenin bana vereceği tüm güzel mucizeleri kabul ediyorum.”
Sabahleyin eğer kendinizi çok ağır ve hareket edemeyecek kadar yorgun hissediyorsanız mutlaka egzersizle başlayın güne. “Hiç kimse içindeki coşkuyu kaybetmiş bir insan kadar yaşlı olamaz!”
Her şeyle ama her şeyle bağ kurmaya çalışın; çiçekle, ağaçla, hayvanlarla, cansız varlıklarla... Onlarla aranızdaki bağ günü mutlu geçirmeniz için size enerji sağlayacaktır. Örneğin işe giderken yolunuzun kenarındaki çiçekleri mutlaka “görün” varlıklarından dolayı mutlu olduğunuzu düşünün. Çiçeklerle kurulan bağ çok önemlidir. Yaşam bize bizim ona sunduğumuz kadar artı (+) veya eksi (-) frekans sunar.
Her gün birisi ya da bir şey için iyi olduğuna inandığınız bir davranışta bulunun. Örneğin “Seni seviyorum.” deyin ya da ona çiçek alın. İhtiyacı olan birine iyilik yapın. Ancak asla “Ben yaptım”, “Ben gittim!”, “Ben hallettim!” gibi sözleri kullanmayın.
Sabahleyin evde ve işte karşılaştığınız insanlara gülümsemeye çalışın. Bu sizin için zorsa kendinizi zorlayın. Çünkü bedenin de buna ihtiyacı var. Gülümsediğiniz zaman kendinizi daha iyi hissedeceğinizi biliyor musunuz? Ancak gülümsemenize canlılık katın, gözlerinizle de gülümsemeye çalışın. Bunun aksine kaşlarınızı çattığınız zaman da olumsuz duygularla örülü bir çemberin bedeninizi saracağını.
Miş gibi oyununu oynayın ve “Bugün mutluyum.” deyin. Mutluymuş gibi davranırsanız mutlu olmanızı sağlayacak ruhsal durumu davet eder ve bunun sonunda gerçekten mutlu olursunuz.
O günün kötü geçeceğine dair bir düşünce zihninizde belirdiyse bunu derhal uzaklaştırın düşüncelerinizden. Örneğin “İşe gidiyorum, müdürümün o berbat yüzünü göreceğim yine.” diye düşünmek yerine, “İyi ki bir işim var, sorunlarımı paylaşacağım bir iş arkadaşına sahibim.” diye düşünün. Uzmanlar, bu tür olumlu sözlerin yolda yürürken ya da gün boyunca dönem dönem tekrarlanmasını öneriyorlar.
İşinizde veya çevrenizdeki insanlara daha farklı bakmayı deneyin. Örneğin insanlara “değer katma”yı düşündünüz mü? “Yardımcılarımın değerine değer katmak için ne yapabilirim?” diye kafa yorun. Onların daha verimli olmalarını sağlamak için ne yapabileceğinizi düşünün. Unutmayın bir insanın iyi yanını ortaya çıkarmak için önce onun en iyi yanını hayalinizde canlandırmaya çalışın.
Kendinizi sevmiyorsanız o gününüz iyi geçmeyecektir. Kendinizden nefret etmekten vazgeçin. Kendinizi küçük görmeyi bırakın. Kollarınız kendinize dolayıp, “Her şeyin güzel, saçların, dökülüyor olabilir ama sahip olduğum tek şey sensin.” deyin. İnsan zayıf yanlarıyla da insandır. Güçsüzlüklerinizle barış yaptığınız zaman her şey daha kolaylaşacaktır.
badluck
19.05.08, 15:08:51
Beyninizi İyi Programlayın
İnsan beyni biyolojik bir bilgisayardır. Zeka ve hafızası güçlü insanlarla sıradan insanlar arasında zihinsel bilgisayarlarında çok az fark vardır. Ancak başarılı insanlar beyin bilgisayarlarını kullanmayı iyi bilmektedirler.
Yaşadığımız olaylar, heyecanlarımız beynimize protein olarak şifrelenir. 2-3 gün sonra aynı olayları heyecanları ile birlikte hatırladığımızda beynimiz o bilgileri kayıtlı odacıktan yani disketten okur ve biz anlatmaya başlarız. Bütün bu bilgiler kimyasal ve elektriksel olarak kodlanmaktadır.
İşte beynini iyi kullanan insanlar beyinlerindeki kimyasallara saygılı davranan insanlardır.
Şu unutulmamalıdır. Beyinde bilgi akışı kimyasal ve elektriksel ileti ile olmaktadır. Beyindeki Hard diskin manyetik parçacıkları da kimyasal maddelerdir.
Bu kimyasalları iyi kullanım için bazı altın kurallar:
1-Kötü belleğin birinci sorumlusu dikkatsizliktir. Düşünceyi yoğunlaştırabilen insanlar bilgileri zihinlerine kazırlar. Dikkat edilmeden yazılmış bilgiler kuma yazılmış gibidir hemen silinir.
2-Kötü belleğin ikinci sorumlusu özgüven azlığıdır. İnsan beyninde biyolojik bir saat vardır. Eğer o saate bilerek ve inanarak sabah 07:00 �de kalkacağınızı söylerseniz öyle programlanmış olursunuz. Sabah 07:00�da kalmanız kesinleşir. Kolumuzdaki saate güvendiğiniz kadar hafızamıza güvenirsek o bizi yanıltmaz.
3-Kötü hafızanın üçüncü sorumlusu önem vermemektir.Unutulan bilgiler genellikle o kişi tarafından önemsenmeyen bilgiler olacaktır.Unuttum demek mazeret olamaz o konuya önem vermediğimiz anlamına gelir.
4-Kötü hafızanın bir sorumlusu da akılda tutma tekniğini bilmemektir. Örnek vermek gerekirse araba, kuş, mavi, lale kelimelerini akılda tutmak istiyorsunuz. Doğrudan ezberlerseniz unutulacaktır. "Mavi arabanın üzerindeki kuşun ağzında lale var� olarak tasavvur ederseniz unutmayacaksınız.
5-Kötü belleğin önemli bir sebebi de bilgilerin kullanılmamasıdır. İnsan beni �Ya kullan ya kaybet� kuralı ile çalışır. Bilgiler tekrar edilirse pekişecektir. Yazılı bilgelere ulaşmak kolaylaşacaktır.
Yazarı : Prof. Dr. Nevzat Tarhan
badluck
23.05.08, 16:05:47
BOL BOL ÖPÜŞÜN
Bu mevsim başka türlü geçmez… Hem stres atın hem alerjiden kurtulun.
Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı Fikret Çınar, ilkbahar mevsiminde insanlar üzerinde oluşan stres ve alerjiden kurtulmak için öpüşmenin yararlı olduğunu kaydetti.
Zonguldak Karaelmas Üniversitesi (ZKÜ) Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı ve aynı zamanda kulak burun boğaz (KBB) doktoru Fikret Çınar, son yıllarda tüm toplumlarda alerjik hastalıklar giderek daha sık görülmekte olduğunu ve bunlardan kurtulmak için öpüşmenin yararlı olduğunu söyledi. Artan alerjik hastalıklar içinde en önde alerjik rinit (alerjik nezle) geldiğini söyleyen Çınar şunları söyledi:
“Hastalık kişilerin yaklaşık yüzde 30′unda rastlanmaktadır. Alerji farklı tepki vermek anlamında bir kelimedir ve alerjik kişiler zararsız maddelere karşı herkeste görülmeyen farklı ve aşırı reaksiyon gösterirler. Bu yanıt burun akıntısı, burun tıkanıklığı, hapşırma, aksırma nöbetleri, göz yaşarması, öksürük şeklinde görülebilir.Yani alerjik rinitli bir hastanın bu belirtilerle birlikte yaşam kalitesi son derece kötüleşir. Uykusu bozulan, iş ve okul performansı azalan ,günlük aktivitelerini yapamayan bir kişi ortaya çıkar.”
“HASTALIK 4 ANA ETMENDE YAYGINLAŞMAKTADIR”
“Bugüne kadar 20 bine kadar alerjenin tanımlandığını kaydeden Çınar, hastalığın yaygınlaşmasında 4 ana etmenin etkili olduğunu kaydetti. Çınar, “Hastalığın bu derece yaygınlaşmasındaki dört ana etmen, çevre kirliliği, kapalı ortamlarda yaşama süresinin uzaması, alerji yapıcı etmenlerin ortaya çıkması ve strestir. Bugüne kadar 20 bine kadar alerjen tanımlanmıştır. Egzost gazları ve sülfür partikülleri polenlerin alerjenik etkisini artırmakta evde kalış süresinin uzaması ev böcekleriyle teması dolayısıyla böcek alerjisini artırmakta, katkı maddelerinin yoğun olarak kullanılması yeni alerjenlerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Son dönemde stresin alerji üzerindeki etkisiyle ilgili çalışmalar yoğunlaşmıştır. Stresli yaşamın alerji üzerindeki etkisi kabul edilmektedir. Ancak bağışıklık sisteminin işleyişindeki bozuklukla stres arasındaki mekanizma tam olarak anlaşılamamıştır. Eldiven alerjisi olan kişilerde Mozart dinlemenin bağışıklık yanıtı hücrelerini (İGE) azalttığı yani derideki alerjiye bağlı kabartıları, deri yanıtını azalttığı buna karşın aynı sonucun Beethoven dinlemekle alınmadığı gösterilmiştir. Aynı durumun gözyaşı döktüren Kramer Kramere karşı gibi duygusal film seyredenlerde de görüldüğü duygulanarak gözyaşı dökmenin alerjik yanıtları azalttığı dahası alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılabileceği ileri sürülmüştür” dedi
‘ÖPÜŞMEK ALERJİYİ AZALTIYOR’
Son olarak Çınar, stresin alerjik deri yanıtını ve alerjene özgü ige yapımını artırdığı ancak çocukta gevşemeye neden olan anne öpücüğünün ve eş ya da sevgili öpücüğünün alerjene özgü ige yapımını azaltarak alerji belirtilerini ortadan kaldırabileceğinin bildirdi. Çınar, “Sanılanın aksine alerji doğru tanı ve tedaviyle çözümlenebilecek bir sorundur. Deri testleri ve kanda alerjene özgü ige’lerin saptanmasıyla etmenin belirlenmesi, alerjenden korunma, ağız yoluyla alınan antihistaminikler , burun yoluyla kullanılan steroid spreyler ve ağız yolu yada enjeksiyonla uygulanan aşı tedavisi (immünoterapi) günümüzde kabul edilmiş tanı tedavi yöntemleridir. Gerektiğinde buruna yönelik cerrahi uygulamaları da yapılmaktadır” dedi.
İHA
Kaynak: http://www.haberturk.com/
badluck
26.05.08, 13:41:33
Konsantrasyon ve Dikkat Eksikliği Nasıl Giderilir?
ÖSS, OKS, SBS ’ye sayılı günler kala heyecan artıyor. Bilgi eksikliğinin dışında size başarısızlığa görürecek en büyük problem olarak görülen dikkatsizlik ve konsantrasyon eksikliği nasıl aşılır?
“Sınavda uzun süre kalmak bana zor geliyor”
“ O soru da yanlış yapılır mıydı? ”
“ Çok fazla işlem hatası yapıyorum.” “ Yanımda oturanın kitapçıkta benden ilerdeki sayfada olması, sınav gözetmeninin davranışları v.s dikkatimi dağıtıyor.”
“ Sınav sırasında bir soruya takıldığımda, başka soruya geçsem de dikkatimi toplayamıyorum”
“ Sınav sırasında iki üç soru yapamadığımda moralim bozuluyor.”
Sınavlara sayılı günler kala adayların heyecanı arttıkça, sınav anına ilişkin düşünceleri de yoğunlaşır. ‘Acaba daha önce yaptığım hataları tekrarlayacak mıyım?’, ‘Ya soru çözerken, dikkatim dağılırsa?’, ‘Soruyu yanlış okursam?’ gibi düşünceler ister istemez pek çok adayın aklından geçer. Sınavlara hazırlık sürecinde ‘dikkat ve konsantrasyon’ terimleri adaylar tarafından oldukça sık kullanılır. Öyle ki, sınav anında pek çok durumun tarifi adaylar için, ‘Dikkatim dağıldı.’ cümlesiyle yapılabilir.
Zira öğrencilerin deneme sınavlarından sonra yaptıkları değerlendirmelerde en çok duyduğumuz cümleler: “Dikkatsizlikten soru kaçırıyorum. Basit hatalar yapıyorum,nasıl göremedim?” Soru çözerken dikkatimizi toparlamak bizler için sınavda daha fazla puan demektir. İşte öğrencilerin kendi cümlelerinden ‘dikkatsizlik’ ve ‘konsantre olamama’ haline ilişkin anektodlar:
“Sınavda uzun süre kalmak bana zor geliyor”
Bunun nedeni üç saat oturma becerisi konusunda sıkıntı yaşanmasıdır. Çünkü biz bu hazırlık sürecine gelene kadar hiç belli bir amaç için üç saat oturmak zorunda kalmamıştık. Deneme sınavlarını bu yönde birer prova olarak kabul etmek, sınavda üç saati daha rahat geçirmenizi sağlayacaktır. Bu yüzden bedenizi 3 saat boyunca beyninizi zinde tutmaya alıştırmalısınız bunun en iyi yöntemi gerçek sınava giriyor gibi kendinizi bol bol deneme yapmaktır. Deneme esnasında sizi rahatlatacak egzersizlerde bu sorunu aşabilrsiniz. Sınav esnasında daima soruya doğru eğilmek ve sabit biçimde kalmak o ortamda ki oksijeni tüketecektir ve artan karbondioksit uykunuzu getirip konsantrasyonunuzun azalmasına neden olacaktır. Bu yüzden her 10 -15 soruda bedeniniz dikleştirin ve eğildiğiniz ortamın havanlasını sağlayın.
“ O soru da yanlış yapılır mıydı? ”
Sınav anında yanlış yaptığınız ve nedenini dikkatsizliğe bağladığınız soruların genelde çok emin olduğunuz, kontrol aşamasında tekrar bakma ihtiyacı duymadığınız sorular olduğunun farkında mısınız? Kimi zaman bir konu yada soruyla ilgili bilgilerimizden eminsek,“Nasıl olsa biliyorum.” rahatlığı dikkatsizliğe neden olabiliyor. O yüzden en basit soruları bile konsantrasyonunuzu bozmadan yapınız soruları küçümsemeyiniz çünkü her sorunun puan olarak gerisi aynıdır Basit diyerek alelacele geçtiğiniz bir soru sizin hayatınızı değiştirebilir.
“ Çok fazla işlem hatası yapıyorum.”
İşlem hataları, daha çok süreyi iyi kullanmak için hızlı soru çözmeye çalıştığınızda ortaya çıkar. O halde, iyi bir sınav stratejisi bu konuda yaşadığınız sıkıntıyı gidermenize yardımcı olacaktır. Zamanı iyi kullanabilmek için soruları birbirinden bağımsız düşünmek ve kendinize özgü sınav yöntemini deneme sınavlarında oluşturmak işe yarayabilir. Ayrıca kafadan işlem yapmak yerine, mümkün olduğunda yazarak soru çözmeyi alışkanlık haline getirmelisiniz.
“ Yanımda oturanın kitapçıkta benden ilerdeki sayfada olması, sınav gözetmeninin davranışları v.s dikkatimi dağıtıyor.”
Sınav anında sorumlu olduğunuz sadece kendi kitapçığınızdır. Yanınızdakinin yada önünüzdekinin hangi sayfada ve soruda olduğuna gözünüz kayabilir; ancak onların ilerde olması bütün soruları yaptığı yada sizden ilerde olduğu anlamına gelmez. Öyle olsa bile diğer adayın daha ilerde olmasının nedeninin, etrafıyla ilgilenmemesi olduğunu düşündünüz mü? Dolayısıyla sınavda kontrol edemediğiniz faktörlere dikkatinizi gene siz yöneltmiş oluyorsunuz. Bunu isterseniz mutlaka önlersiniz. Ayrıca her zaman kendinizi deneme yaptığınız ortamın aynı olmamasına dikkat ediniz alıştığınız bir ortamla farklı bir ortam sizin başarınızı değiştirmemelidir.
“ Sınav sırasında bir soruya takıldığımda, başka soruya geçsem de dikkatimi toplayamıyorum”
Soruları birbirinden bağımsız düşünme becerisi sınavda başarılı olmak için ön koşullardan biridir. Eğer, evde çözdüğünüz testler sırasında bu beceriyi kazanabilirseniz, sınavda da uygulayabilirsiniz. Eğer evde bir soru üzerine 5-10 dk. uğraşıyorsanız bu beceriyi sınava uyarlamanız mümkün olmayacaktır. Bazı sorulara çok zaman harcayabilirsiniz, ancak süre sınırlaması olduğunda daha sonraki soruların sizi beklediğini unutmayınız. Eğer soruyu çok zaman harcayarak çözebiliyorsanız, temel bilgilerinizde eksiklik olabilir. Konuları ve soru ile ilgili düşünme biçiminizi yeniden gözden geçirin.
“ Sınav sırasında iki üç soru yapamadığımda moralim bozuluyor.”
Tıpkı dışarıdan gelen seslerin bizi rahatsız ettiği gibi içseslerimiz de dikkatimizin dağılmasına neden olabiliyor. İki üç soru yapamadığınızda iç sesiniz “ bak şimdi yapamadım, gerçek sınavda yapamazsam istediğim bölüme yerleşemem, istediğim bölüme yerleşemezsem……..” şeklinde konuşup moralinizi bozabilir. Sınav anındaki içseslerinizi kontrol altına almanız yine sizin elinizdedir. Daha sakin ve gerçekçi değerlendirmelerle, kendinizi olumsuz düşüncelerden uzak tutmanız, dikkatinizi sınav kitapçığına yoğunlaştırmanızı sağlayacaktır.
Sınav esnasında baş dönmesi veya bayılma gibi durumlarda kalıyorsanız mutlaka uzman hekimlere başvurunuz. Genelde bilgi eksikliğinin olmamasına rağmen başarısız olan öğrencilerin Piskolojik destek alarak başarılarının ve performanslarının katlanarak arttığı gözlenmiştir.
Kaynak: cebirsel
badluck
28.05.08, 10:43:17
Son yıllarda daha sıkça duyulmaya başlayan, bahar-yaz dönemlerinde artış gösteren ve ağırlıklı olarak keneler aracılığıyla bulaşan virütik bir hastalıktır. İlk olarak 1944 yılında Kırım’da, sonra 1956 yılında Kongo’da tanımlanmış ve sonra aynı hastalık olduğu anlaşılmıştır.
Keneler, kan emerek beslendikleri için hemen tüm yabani ve evcil hayvanların (inek, koyun, köpek, kemiriciler, yerde beslenen kuşlar vb.) üzerinde bulunabilir ve bu hayvanlardan insana geçebilirler. Ayrıca, çalılık ve yeşil, yüksek otlu alanlarda bulunan keneler, beslenmek için doğrudan insanlara da geçip ısırabilirler. Bu nedenle daha çok kırsal bölgelerde ve hayvancılıkla uğraşan kişilerde görülmekle birlikte kentsel alanlardaki uygun ortamlarda da bulunabilirler.
Virüs ile bulaşmış keneler, kan emişini tamamladıktan sonra ayrılırken bir sıvı salgılarlar. Virüs genellikle bu sıvı ile bulaşır. Kan emdikleri ve virüsü bulaştırdıkları tüm canlılar hasta olabilir fakat hastalık genellikle hayvanlarda hafif ve bulgusuz seyreder. Bu nedenle daha az görülmekle birlikte hasta hayvanların salgıları ve kanları aracılığıyla da hastalık bulaşabilir.
Kenelerin kan emişi genellikle uzun bir süreçtir. Sinekler gibi hemen sokup kısa sürede kan emişini bırakmazlar. Kan emmeye başlayan kene, ağız kısmındaki hortumunu cilt içine sokar ve doyuncaya kadar çıkartmaz. Bu hortum, geri çıkışı engellemek için çıkıntılar içerdiğinden kolay çıkmaz. Bu nedenle keneyi çıkartmak için zorlamamak gerekir. Çok zorlandığında sıvıyı erken salgılayıp virüsü bulaştırabilir veya boru kısmı koparak cilt içinde kalabilir. Ayrıca, zorlama kenenin patlayarak enfekte sıvı ve kanının cildimizdeki çiziklerden ya da gözümüze sıçrayarak bulaşmasına yol açabilir. Bu nedenle vücuda yapışık kene görüldüğünde bir cımbızla ağız kısmından tutularak yavaşça sağa-sola oynatılıp bir vida gibi çıkartılmaya çalışmalı ya da bir sağlık kurumuna başvurularak çıkartılması sağlanmalıdır.
Hastalık oluşması ve bulguları:
Hastalık genellikle kene ısırığı ile virüsün bulaşmasından 1-3 gün sonra ortaya çıkar. Bu süre en fazla 9 güne kadar uzayabilir. Hasta hayvanın kan ve vücut sıvıları bulaşmış ise bu durumda hastalığın ortaya çıkışı 13 güne kadar uzayabilmektedir.
Ateş, kırıklık, baş ağrısı, halsizlik, aşırı duyarlılık, kol, bacak ve sırtta şiddetli ağrı ve belirgin iştahsızlık bulguları ile başlar. Bazen kusma, karın ağrısı ve ishal olabilir.
İlk günlerde yüz ve göğüste küçük cilt altı kanamaları, gözlerde kızarıklık, gövde, kol ve bacaklarda bir yere çarpmış gibi cilt altı kanamalar oluşabilir.
Burun kanaması, kanlı kusma, kanlı dışkılama, kanlı idrar görülebilir. Vajinal kanamaya da rastlanabilir.
Ağır olgularda hepatit, karaciğer, böbrek, akciğer yetmezlikleri oluşabilir.
Tedavi: Diğer çoğu virüs hastalıklarında olduğu gibi bu hastalığın da doğrudan bir tedavisi ve etkili bir ilacı olmayıp daha çok destek tedavisi ve bulguları gidermeye yönelik tedaviler ve bazı antivirütik ilaçlar uygulanmaktadır.
Erken dönemde başlanılan destek tedavi daha başarılı sonuç vermektedir. Geç başlanılan tedavi ve ağır seyredebilen hastalık öldürücü olabilmektedir.
Hastalığa karşı aşı çalışması yürütülmekle birlikte henüz koruyucu bir aşı geliştirilememiştir.
Korunma:
Hastalık, kenelerin sokması sonrası salgıladıkları sıvıyla, kenelerin çıkartılırken ezilmesi sonucu çıkan sıvı ve kanıyla veya kene sokması sonucu virüsü alıp hasta olmuş hayvanların kan ve salgıları ile bulaşabilmektedir. Bu nedenle:
Mera ve meskenlerde yerleşik keneler kan emerek beslenirler. Hayvanları kenelerden uzak tutarak kenelerin yayılmaları engellenmelidir.
Yeşil ve piknik alanlarına gidildiğinde (su kenarları, otlaklar, çalılık ve yüksek otlu alanlar) uzun giysiler giymeli, bacakları açıkta bırakmamalı, paçalar çorap içine konulup kenenin vücuda ulaşması zorlaştırılmalıdır. Dönüşte tüm vücut kontrol edilip yapışık kene olup olmadığına bakılmalıdır.
Yeşil alanlara giderken böcek kaçırıcı sıvı ve jeller cilde sürülebilir veya giysilere emdirilebilir. Bu maddelerin az da olsa sağlık
sakıncaları olduğu dikkate alınmalıdır. Hayvan besliyorsanız hayvanlarınızı dolaştırırken onlara da bu sıvılardan sürebilirsiniz.
Vücuda yapışık kene tespit edildiğinde keneyi çıkartmak için fazla zorlamamalı, halk arasında yaygın olduğu şekliyle sigara veya kibritle yakma, kenenin üzerine kolonya, alkol veya diğer kimyasal maddeler uygulanmamalıdır. Bu maddeler kenenin daha erken aşamada kusmasına ve enfekte sıvıyı vücudumuza salgılamasına neden olabilir.
Vücuda yapışık kene tespit edildiğinde eldiven takarak ve bir cımbız ile kene vücuda yapışık ağız kısmından tutularak yavaşça sağa-sola sallanarak bir vida gibi çıkartılmalı veya bir sağlık kurumuna başvurularak çıkartılması sağlanmalıdır.
Hasta kişiler ile temasta vücut sıvıları aracılığıyla bulaşma olabileceği unutulmamalıdır.
Artık piknik yapmak da riskli hale geldi.
Kenelerle karşılaşmamanız dileğiyle,
Dr. Murat FIRAT
Halk Sağlığı Uzmanı
badluck
05.06.08, 13:51:23
Sıcak havalarda güne nasıl başlanmalı?
Sıcak havalarda dikkat etmemiz gereken hususlar...
Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Seraceddin Çom, aşırı sıcaklardan özellikle 4 yaşından küçük çocuklar, gebeler, 65 yaş ve üzeri yaşlılar, kronik hastalığı olanlar, sürekli ilaç kullananlar, alkol ve madde bağımlıları ile açık alanda çalışanların daha fazla etkilendiğini belirterek, ´´Susuzluk hissi olmasa bile her gün en az 2-2.5 litre (12-14 su bardağı) sıvı tüketilmelidir´´ dedi.
Çom, AA muhabirine yaptığı açıklamada, hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin üzerinde seyretmesi ve bazı bölgelerde sıcaklıklarla birlikte nem oranının da artmasının sağlığı olumsuz yönde etkilediğini söyledi.
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğünün, yaz aylarında hava sıcaklıklarının yurdun bazı bölgelerinde zaman zaman mevsim normallerinin üzerine çıkacağı tahmini yaptığını hatırlatan Çom, ´´Aşırı sıcaklardan özellikle 4 yaşından küçük çocuklar, gebeler, 65 yaş ve üzeri yaşlılar, şeker kalp-damar, beyin-damar, kronik solunum sistemi, karaciğer ve böbrek hastalıkları gibi kronik rahatsızlığı ile psikolojik hastalıkları bulunanlar, sürekli ilaç kullananlar, alkol ve madde bağımlıları ile açık alanda çalışanlar daha fazla etkilenir´´ diye konuştu.
Bu nedenle günün en sıcak saatleri olan 10.00-16.00 arasında mecbur kalınmadıkça dışarı çıkılmaması gerektiğini bildiren Çom, dışarıya çıkmak zorunda olanlara da açık renkli, hafif, bol ve sıkı dokunmuş kumaşlardan yapılan giysileri tercih etmeleri, geniş kenarlı ve hava delikleri olan şapka giymeleri, güneşin zararlı ışınlarından koruyan güneş gözlükleri takmaları önerisinde bulundu.
Çom, dışarıda çalışmak zorunda olanların ise mümkün olduğunca güneş altında korunmasız kalmamaları, aşırı hareketlerden kaçınmaları, su, ayran, süt, bitki çayı veya açık çay gibi sıvılardan bol miktarda almaları gerektiğini söyledi.
Güneş ışınlarının dik geldiği 10.00-16.00 saatleri arasında denize girilmemesi ve güneşlenilmemesi uyarısında da bulunan eden Çom, ´´Bu saatler dışında denize girecekler de en az 15 koruma faktörlü güneşten koruyucu krem kullanmalı, şapka ve gözlük gibi gerekli koruyucu önlemleri almalı ve uzun süre kesintisiz güneşlenmemelidir´´ dedi.
-´´EGZERSİZ VE SPOR SABAH YAPILMALI´´-
Egzersiz veya spor yapmak için sabah ve akşam saatlerinin tercih edilerek bol sıvı tüketilmesi gerektiğini ifade eden Çom, ´´Sıcak havalarda ağır fiziki aktivitelerden kaçınılmalıdır. Risk altındaki yetişkinler ve yaşlılar, günde en az iki kez güneş veya sıcak çarpması yönünden izlenmelidir. Bebekler ise bu açıdan daha sık izlenmelidir´´ şeklinde konuştu.
Bebek, çocuk, engelli ve hayvanların kapalı ve park etmiş araçlarda kesinlikle bırakılmaması gereğinin altını çizen Çom, ´´Araçların iç ısıları, klima olsa dahi park edildikten çok kısa süre sonra yükselir. Araç terk edilirken herkesin dışarı çıktığından emin olunmalıdır´´ dedi.
Kapalı alanların iyi havalandırılması, güneş gören pencerelerin perde gibi güneşliklerle gölgelendirilmesi, vücut ısısının yükselmemesi için sık sık duş alınması, bunun mümkün olmadığı durumlarda ayak, el, yüz ve ensenin soğuk suyla ıslatılıp silinmesi gerektiğini belirten Çom, beslenme ve sıvı alımıyla ilgili şu önerilerde bulundu:
-Susuzluk hissi olmasa bile her gün en az 2-2.5 litre (12-14 su bardağı) sıvı tüketilmelidir.
-Sıvı alımında su içmek esas olmakla beraber kafeinli ve fazla miktarda şeker içeren içecekler vücuttan daha fazla sıvı kaybına yol açtığı için, sıvı alımında kahve, çay ve gazlı içecekler yerine süt, ayran, maden suyu ve taze sıkılmış meyve suyu gibi içecekler tercih edilmelidir. Eğer doktor tarafından sıvı alımı kısıtlanmış veya idrar söktürücü ilaç kullanılması söz konusu ise ilgili doktora başvurmak gerekir.
-Mide kramplarına neden olabileceği için çok soğuk ve buzlu içecekler tercih edilmemelidir.
-Güne mutlaka kahvaltı yapılarak başlanmalı, kahvaltıda besin çeşitliliği sağlanarak yeterli ve dengeli beslenmeye özen gösterilmelidir.
-Bitkisel sıvı yağ tercih edilmeli, aşırı yağ tüketiminden kaçınılmalıdır. Yemekleri pişirirken kızartma ve kavurma yerine haşlama, ızgara, kendi suyunda veya az suda pişirme gibi sağlıklı pişirme yöntemleri uygulanmalıdır.
-Vücut direncini artırmak ve vücudun yeterli miktarda vitamin ve mineral almasını sağlamak için en az 5 porsiyon sebze ve meyve tüketilmelidir.
-Dışarıda ve açıkta satılan yiyecekler tüketilmemeli, et, yumurta, süt, balık gibi çabuk bozulma riski olan besinler açıkta bekletilmemeli, besinlerin hazırlanması ve pişirilmesi aşamalarında hijyen kurallarına özen gösterilmelidir.
-Bu tedbirlere titizlikle uyulmalı, sıcaklar sonucu oluşabilecek rahatsızlıklarda en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.
-´´GÜNEŞTEN HER ZAMAN KORUNMAK GEREKİR´´-
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Recep Akdur da güneşte bulunan mor ötesi (UV) ışınlarının, başta deride yaşlanma ve kanser olmak üzere bir çok hasara neden olduğunu bildirdi.
Güneşin deride önce pigmentasyon (bronzlaşma), sonra çillenme, kalınlaşma, kabalaşma ve esneklik kaybolması gibi hasarlara yol açarak, cildin kısa sürede yaşlanmasına neden olduğunu anlatan Akdur, ´´Bundan daha da kötüsü, tüm cilt kanserlerinin temel nedeni güneşe maruz kalmaktır. Bu nedenle güneşten her zaman korunmak gerekir´´ diye konuştu.
Sokağa çıkarken vücudun açıkta kalan kulak ve boyun gibi yerlerine güneş kremi sürülmesi gerektiğini kaydeden Akdur, ´´Koruyucu olabilmesi için güneş kremlerinin en az 15 koruma faktörü içermesi gerekir. Ancak, hiç bir güneş kremi tam koruma sağlamaz. Güneş kremine güvenerek kesinlikle güneşin yakıcı olduğu saatlerde veya uzun süre güneşe maruz kalınmamalıdır. Cilt kanserleri, güneş kremi kullananlarda daha sık görülmektedir. Çünkü bu kişiler güneş kremine güvenerek daha uzun süre güneşte kalmaktadır´´ dedi.
Akdur, gölge yerlerde de yansıyan ışıklar nedeniyle güneşe maruz kalındığının unutulmaması uyarısında bulundu. Düzenli ve dikkatli olarak cildin kontrol edilmesi gerektiğine dikkati çeken Akdur, renk değişikliği, ben oluşması, benlerde büyüme, kabarma ve kanama gibi değişiklikler görülmesi durumunda mutlaka bir hekime görünülmesini istedi.
Kaynak:Bugun
badluck
13.06.08, 13:03:23
Kanımızın Yetmemesi Kanımıza Dokunuyor!
Kan, kaynağı sadece insanda olan, yapay olarak üretilemeyen hayati bir maddedir.
Ülkemizde gönüllü kan bağışçısı sayısı yeterli olmadığı için, toplanan ve saklanan kan miktarı maalesef ulusal ihtiyacımızı karşılamamaktadır. Bunun için sık sık acil kan anonsları yapılmakta, hastane önlerinde kan simsarlarından alınan kanlar ise hayati tehlike yaratmaktadır.
Türk Kızılayı, bağışlanan kanın, ihtiyacı olan kişiye ulaşmasına kadar geçen tüm süreci kontrol altına alan uluslararası standartlarda bilimsel bir sistem oluşturmuştur. Kanın, ihtiyaç sahibine en güvenli şekilde ulaştırılması ancak bu yolla mümkün olabilmektedir.
Ancak gönüllü kan bağışçısı sayısı yeterli olmadığından, ülkemizde bir yıl içinde toplanan kanların yalnızca % 40’ı Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği şekilde Türk Kızılayı sayesinde düzenli, gönüllü ve bilinçli kan bağışçıları ile karşılanmaktadır.
Geri kalan bölümü ise hala takas yöntemi ile toplanmaktadır. Çağdaş ve ülkemize yakışan çözüm; dünyanın gelişmiş ülkelerde olduğu gibi kan ihtiyacının tamamının, ulusal bir kan bankası aracılığıyla gönüllülerden karşılanmasıdır.
Kan vermenin insan sağlığına zararlı yanının olmadığı tespit edilmiştir: Bilimsel araştırmalara göre 18-65 yaş arasındaki sağlıklı bireyler, 3 ayda bir (yılda 4 kez) kan verebilir.
Kanımızın yetmemesi sizin de kanınıza dokunuyorsa, bugün başkalarının, yarın sizin veya yakınlarınızın kana ihtiyaç duyabileceğinin siz de farkındaysanız…sadece 25 dakikanızı ayırarak ülkemizin kan ihtiyacını karşılayabilir, binlerce hayat kurtarabilirsiniz.
Ülkesini ve insanını seven, sorumluluk sahibi, tüm iyi insanlarımızı gönüllü kan bağışçısı olmak için Türk Kızılayı’na kan vermeye çağırıyoruz.
Kan Bağışı Yapabilir miyim? GÜNCELLEME:26/05/2008
18-65 Yaş arasında, ağırlığı 50 kg üzerinde, önemli bir sağlık sorunu olmayan kan merkezine kan vermek için geldiğinde yapılan muayenede sağlığı uygun olduğu tespit edilen ve hemoglobin düzeyi uygun olan herkes 3 ayda 1 kez, yılda toplam 4 kez kan bağışında bulunabilir.
KAN BAĞIŞINA UYGUNLUK İÇİN ARANAN KRİTERLER (NewYork Blood Center “Criteria For An Acceptable Donation”dan kısmen alıntı yapılmıştır)
1. Kendinizi iyi ve sağlıklı hissediyor musunuz?
Kan bağışı öncesinde yorgun ve uykusuz olmamanız tercih edilir. Kan bağışından önceki öğünde bir şeyler yemiş olmanız ve aç karına kan bağışlamamanız önerilmektedir.
2. Viral hepatit geçirdiniz mi? Viral hepatitlerle ilgili test sonuçlarınızda herhangi bir pozitiflik var mı? 10 yaşından sonra bulaşıcı sarılık geçirenler, B ve C sarılığı testlerde pozitif olduğu tespit edilmiş olan bireyler hiçbir zaman kan bağışında bulunamazlar.
3. Son 12 ay içinde size; kan transfüzyonu yapıldı mı? Organ veya doku nakli yapıldı mı? Akupunktur, dövme, cildinizin herhangi bir yerini deldirme (kulak deldirme vb) işlemi yaptırdınız mı? Bu sorulara cevabınız evet ise 12 ay süreyle kan bağışı yapmamalısınız.
4. Son 12 ay içinde; bulaşıcı sarılığı olan biri ile yakın temasınız (örneğin cinsel ilişki) oldu mu? Bu soruya cevabınız evet ise 12 ay kan bağışı yapmamalısınız.
5. HIV (AIDS) testiniz pozitif mi ?
HIV pozitif olanlar hiçbir zaman kan bağışı yapamazlar.
6. Son 3 yıl içinde sıtma (malarya) hastalığı geçirdiniz mi?
Son 3 yıl içinde sıtma hastalığı geçirenler kan veremezler. Sıtma hastalığının salgın olarak bulunduğu coğrafi bölgelerde 6 aydan fazla kalanlar 2 yıl süre ile; 6 aydan az kalanlar ise 12 ay kan bağışında bulunamazlar.
7. Aşağıda sıralanan ilaçları kullandınız mı?Tegison, Akutan, Proscar, Propecia, Soriatane. Tegison (etretinat) sedef hastalığının tedavisinde kullanılan bir ilaçtır ve bu ilacı alanlar hiçbir zaman kan veremezler. Soriatane (acitretin) de aynı hastalığın tedavisinde kullanımakla beraber son doz alımından 3 yıl sonra kan bağışı yapılabilir.
Aşağıdaki ilaçları alanlar, ilacın son dozunu aldıktan 1 ay sonra kan bağışında bulunabilirler:
Akutan (isotretinoin) akne tedavisi için kullanılır.
Proscar (finasteride) iyi huylu prostat bezi büyümesinin tedavisi için kullanılan bir ilaçtır.
Propecia (finasteride) saç dökülmesi için kullanılan bir ilaçtır.
8. Hiç beyin ameliyatı oldunuz mu?
Dura mater grefti uygulanan kişiler kan bağışı yapamazlar.
9. Son 12 ay içerisinde hangi aşıları oldunuz? Bazı aşılar kan bağışı için süre kısıtlaması getirmezken bazıları 12 aya kadar kan bağışı için engel teşkil edebilmektedir. Aşılar; bağış öncesinde doktora bildirilmelidir.
10. Şu anda mevcut bir solunum yolu rahatsızlığınız var mı?
Soğuk algınlığı geçirenler şikayetlerinin kesilmesinden 3 gün sonra kan bağışı yapabilirler. Diğer solunum rahatsızlıkları olanlar muayene sonucuna göre kan merkezi doktoru tarafından değerlendirilirler.
11. Herhangi bir kalp, akciğer, böbrek hastalığınız; kan hastalığınız, anormal kanamalara eğilim, kanser hastalığınız var mı? Bu tür hastalıklar hastalığın derecesine ve tipine göre kan merkezi doktoru tarafından değerlendirilerek donörlük için uygun olup olmadığınıza karar verilir. Örneğin kalp enfarktüsü geçiren bir kişi kan veremez. Burada değerlendirme kriteri; kan bağışının kanı verecek kişinin sağlığını olumsuz etkilememesi ve bağışlanan kanın verilecek hasta için güvenli bir kan olmasıdır.
12. Son 1 ay içinde her hangi bir tıbbi tedavi gördünüz mü, bununla ilgili ilaç kullandınız mı? Esasen ilaçların büyük bir çoğunluğu kan bağışı için engel teşkil etmemektedir. Örneğin hipertansiyon için kullanılan ilaçların çoğunluğu kan bağışı için engel teşkil etmemektedir. Ancak kanı verecek kişinin tansiyonu kabul edilir sınırlarda olmalıdır. Diğer taraftan aspirin gibi trombosit fonksiyonlarını etkileyen bazı ilaçların alımı söz konusuysa bu ilaçları alan donörler 3 gün süre ile trombosit süspansiyonu için kan veremezler, ancak tam kan veya eritrosit süspansiyonu için bağışçı olabilirler.
Lütfen kullandığınız ilaçları kan merkezi doktoruna bildiriniz!
13.Son 24 saat içinde aşırı miktarda alkol aldınız mı?
Alkol vücudumuzda sıvı kaybına neden olur. Son 24 saatte aşırı miktarda alkol alınması kan bağışına engel teşkil eden bir durumdur.
14. Son 1 yıl içinde herhangi bir ameliyat geçirdiniz mi? Özellikle kan kaybının söz konusu olduğu ciddi bir kaza geçirdiniz mi? Kadınlar için: hamilelik, doğum oldu mu? Ameliyat geçirenler, ameliyat sürecinde kan nakli almışsa 1 yıl süre ile kan veremezler. Ameliyat sürecinde kan nakli alınmamışsa iyileştikten 6 hafta sonra kan bağışı yapabilirler. Hamile kadınlar, hamilelik döneminde kan veremezler. Doğumu takiben 6 hafta sonra kan bağışı yapılabilir.
15. Ağırlığınız 50 kg ve üzerinde mi?
50 kg altında olanlar kan bağışı yapamazlar. Ayrıca boyuna göre olması gereken ağırlıktan çok düşük olan kişiler kan bağışında bulunamazlar.
16. Yüksek risk içeren aktiviteler: Damardan uyuşturucu bağımlılığınız var mı?
Erkek erkeğe cinsel ilişkiniz oldu mu?
Pıhtılaşma faktör konsantresi ile tedavi oldunuz mu?
HIV (AIDS) Pozitif misiniz?
Para karşılığı cinsel ilişki yaptınız mı?
Cinsel yolla bulaşmış bir hastalık geçirdiniz mi?
Yukarıda sayılan riskli aktiviteleri yapan biri ile cinsel ilişkiniz oldu mu?
AIDS hastaları, damardan uyuşturucu kullananlar, HIV pozitif olanlar, erkek erkeğe cinsel ilişki yapmış olanlar, faktör konsantresi kullanan hastalar ve bütün bu gruplardan herhangi biri ile cinsel ilişkisi olanlar hiçbir zaman kan bağışı yapamazlar!
17. Hemoglobin ve hematokrit düzeyleriniz normal mi?
Hemoglobinin normal seviyesi Erkeklerde:13-18 gr/100ml
Kadınlarda:12-16gr/100ml
Kan bağışı yapabilmek için hemoglobin düzeyi en az 12.5/100ml gr ve en çok 20 gr/100 ml olmalıdır. Bunun üstü ve altı değerler söz konusuysa kan bağışı alınamaz. Hematokrit normal seviyesi Erkeklerde:%45 - %52
Kadınlarda:%37 - %48
Kan bağışı yapabilmek için hematokrit düzeyi en az %38 ve en çok %60 olmalıdır. Bunun üstü ve altı değerler söz konusuysa kan bağışı alınamaz.
18. Vücut ısısı miktarı:Muayenede 37.5 C0 den fazla vücut ısısı olanlar kan bağışlayamaz.
19. Nabız atış sayısı:
Dakikada 50 – 100 olmalıdır. Bu değerlerin altında veya üstünde ise kan bağışı alınamaz. Ayrıca nabız normal ritimde olmalıdır.
20. Kan basıncı (tansiyon):Sistolik (büyük) tansiyon 90 – 180 mmHg arasında
Diyastolik (küçük) tansiyon 50 – 100 mmHg arasında olmalıdır.
Yapılan muayenede tansiyonu bu değerler arasında çıkmayan bağışçılardan kan alınamaz.
21. Yaş sınırı:18 – 65 yaşında olanlar kan bağışlayabilirler.
22. Ne sıklıkla kan bağışlanabilir?
3 ay aralıklarla yılda 4 kez kan bağışlayabilirsiniz.
KAN BAĞIŞI İÇİN BAŞVURDUĞUNUZDA KENDİ SAĞLIĞINIZ VE GÜVENLİ KAN TEMİNİ İÇİN GEREKLİ SORULAR SORULACAK VE MUAYENENİZ KAN MERKEZİ DOKTORU TARAFINDAN YAPILACAKTIR.
KAN BAĞIŞI HAKKINDA MERAK ETTİĞİNİZ HERŞEY İÇİN BİZE ULAŞABİLİRSİNİZ
badluck
13.06.08, 13:06:01
İSTANBUL ÇAPA KAN MERKEZİ Millet Cad. No :122 Çapa ISTANBUL
Tel : 0 212 534 69 73 –74 Faks : 0 212 635 29 07
ORTA ANADOLU BÖLGESEL KAN MERKEZİ (ANKARA) Mamak Cad. No: 10 Cebeci / ANKARA
Tel: 0 312 362 97 00 – Faks: 0 312 562 03 46
EGE BÖLGESEL KAN MERKEZİ (IZMIR)Kızılay Cad. No: 1/ 1 Alsancak IZMIR
Tel: 0 232 463 63 53 – Faks: 0 232 463 89 01
DOĞU KARADENIZ BÖLGESEL KAN MERKEZİ (TRABZON)Uzun Sok. Kızılay Is Hani Kat: 3 TRABZON
Tel: 0 462 321 32 41 - Faks: 0 462 326 34 72
DOĞU AKDENİZ BÖLGESEL KAN MERKEZİ (GAZİANTEP)Alleben Mah. Kemal Köker Cad. Şahinbey - GAZİANTEP
Tel: 0 342 232 66 66 Faks: 0 342 231 78 28
DOĞU ANADOLU BÖLGESEL KAN MERKEZİ (ERZURUM)Cumhuriyet Cad. Tekel Binası Lojmanları Altı Kat:1 ERZURUM
Tel: 0 442 233 82 78 – 79 Faks: 0 442 233 92 34
BATI AKDENİZ BÖLGESEL KAN MERKEZİ (ANTALYA)
Anafartalar Cad. Balcı Apt. No: 62/ 1 ANTALYA
Tel: 0 242 244 00 20 – Faks : 0 242 243 78 28
GÜNEY MARMARA BÖLGESEL KAN MERKEZİ (BURSA)
Orhan Mah. İmaret Sok. No : 9/B BURSA
Tel : 0 224 221 15 08 – Faks : 0 224 224 47 09
İÇ ANADOLU BÖLGESEL KAN MERKEZİ (KAYSERİ)
Örnek Evler Mah. Ay Sokak. No : 6 Kocasinan KAYSERI
Tel : 0 352 221 07 10 –11 Faks : 0 352 221 07 12
ORTA KARADENİZ BÖLGESEL KAN MERKEZİ (SAMSUN) 19 Mayıs Mah. Ağabali Cad. Adliye karsısı No:1 SAMSUN
Tel : 0 362 433 16 61 – Faks : 0 362 433 03 20
GÜNEY ANADOLU BÖLGESEL KAN MERKEZİ (DİYARBAKIR)Hastaneler Cad. Kızılay Is Hani Zemin Kat Dağkapi DIYARBAKIR
Tel : 0 412 228 32 97 – Faks : 0 412 228 40 71
GÜNEY DOĞU BÖLGESEL KAN MERKEZİ (VAN)
Şerefiye Mah. Mareşal Fevzi Çakmak Cad. Kültür Sok. VAN
Tel: 0 432 214 13 28 Faks :0432 214 13 28
ADANA KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Kurtuluş Mah. 16. Sokak. No: 11 ADANA
Tel : 0 322 454 26 08 – Faks : 0 322 454 40 63
ARTVİN KAN BAĞIŞ MERKEZİİnönü cad. Kızılay İş Merkezi No:60 Kat:2 ARTVİN
Tel: 0 466 212 74 18 Faks: 0 466 212 74 12
AYDIN KAN BAĞIŞ MERKEZİHasan Efendi Mah. Kızılay Cad. No:12/1 Kat :1 AYDIN
Tel : 0 256 213 77 31 Faks: 0 256 213 83 00
BALIKESİR KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Atatürk Mah. Bandırma Cad. No: 1 BALIKESİR
Tel : 0 266 246 04 80 – Faks : 0 266 246 34 50
BATMAN KAN BAĞIŞ MERKEZİBahçelievler Mah. Turgut Özal Bulvarı Endüstri Meslek Lisesi Karşısı - BATMAN
Tel: 0 488 213 13 82
BOLU KAN BAĞIŞ MERKEZİ (KONTEYNER)
Bahçelievler Mah. Kızılay Hamamı Yanı BOLU
BURDUR KAN BAĞIŞ MERKEZİYeni Mah. Acun Sok. No:19 Kat:1 BURDUR
Tel: 0 248 234 15 30 Faks: 0 248 234 15 31
ÇANAKKALE KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Kemalpaşa Mah. Kızılay Sok. No : 16 ÇANAKKALE
Tel - Faks: 0 286 217 12 84 - 0 286 218 11 22
DENİZLİ KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Akkonak Mah. Fatih cad. No:1 DENİZLİ
Tel : 0 258 265 49 76 – Faks : 0 258 265 47 51
DÜZCE KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Eski İstanbul Cad. Anıtpark Karsısı DÜZCE
Tel : 0 380 514 32 14 – Faks: 0 380 523 84 87
EDIRNE KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Saricapasa Mah. Devlet Hastanesi Yanı EDIRNE
Tel: 0 284 213 03 69 – 0 284 214 54 95 Faks: 0 284 214 44 88
ERZİNCAN KAN BAĞIŞ MERKEZİAtatürk Mah. Nerim Tombul Cad. 19/B ERZİNCAN
Tel - Faks: 0 446 224 37 76
ESKİŞEHİR KAN BAĞIŞ MERKEZİArifiye Mah. Postane Sok. No:16 ESKİŞEHİR
Tel: 0 222 221 99 06–07 Faks: 0 222 230 07 75
GİRESUN KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Kale Devlet Hastanesi Ahmet Fatoğlu Diyaliz Merkezi Karşısı GİRESUN
Tel: 0 454 215 28 73 Faks: 0 454 215 28 74
GÜMÜŞHANE KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Zafer Meydanı Hükümet Konağı Karşısı GÜMÜŞHANE
Tel: 0 456 213 61 44 Faks: 0456 213 69 44
ISPARTA KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Hızır Bey Mah. Halis Sok. No:1 ISPARTA
Tel: 0 246 223 33 35 Faks: 0 246 232 80 23
İSKENDERUN KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Çay Mah. 102.Sok. No: 16 İSKENDERUN
Tel: 0 326 613 63 28 Faks: 0 326 613 63 27
KAHRAMANMARAŞ KAN BAĞIŞ MERKEZİRecep Tayyip Erdoğan Bulvarı Yavuz Sultan Selim Mah. No:83
KAHRAMANMARAŞ
Tel: 0 344 236 20 05 -06 Faks: 0 344 236 20 46
KARABÜK KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Atatürk Bulvarı Karabük Kızılay Binası No:4 KARABÜK
Tel: 0 370 412 47 74 Faks: 0 370 412 54 78
KIRIKKALE KAN BAĞIŞ MERKEZİYeni doğan Mah. 23. Sok. Barbaros Hayrettin Cad. 1A KIRIKKALE
Tel: 0 318 218 44 77 Faks: 0 318 212 35 36
KIRŞEHİR KAN BAĞIŞ MERKEZİAşıkpaşa Mah. Eski Ankara Cad. Müftülük Yanı Örnekevler Apt. No:1 KIRŞEHİR
Tel: 0 386 214 25 04 Faks: 0 386 214 25 00
KIRKLARELİ KAN BAĞIŞ MERKEZİ (KONTEYNER)
KİLİS KAN BAĞIŞ MERKEZİ
İslâhiye Cad. 1 No.lu Sağlık Ocağı Yanı No:25 KİLİS
Tel: 0 348 813 13 67 Faks: 0 348 813 13 68
KOCAELİ KAN BAĞIŞ MERKEZİİstiklal Cad. Kızılay İş Merkezi - İZMİT
Tel - Faks: 0 262 321 22 34–38–49
KONYA KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Karakurt Mah. Taskapu Medrese Sok. No:36 Meram/KONYA
Tel: 0 332 351 13 54 – Faks: 0 332 351 63 13
KÜTAHYA KAN BAĞIŞ MERKEZİEski Hükümet Cad. Kızılay Sok. Merkez Komutanlığı Yanı KÜTAHYA
Tel: 0 274 223 12 12 – 0 274 224 39 39 Faks: 0 274 216 68 68
LÜLEBURGAZ KAN BAĞIŞ MERKEZİYeni Mah. Emrullah Efendi Ara Sok. No:1 LÜLEBURGAZ
Tel: 0 288 413 22 32 Faks: 0 288 413 07 87
MALATYA KAN BAĞIŞ MERKEZİFerhadiye Mah. Özel İdare Sok. No:111 MALATYA
Tel: 0 422 326 27 66 Faks: 0 422 326 27 88
MANİSA KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Avni Gemicioğlu Cad. No: 83/B MANİSA
Tel : 0 236 231 77 86 – Faks: 0 236 231 83 53
MERSİN (İÇEL) KAN BAĞIŞ MERKEZİCamiŞerif Mah. 5222 Sok. No:8 Borsa Sarayı Karşısı MERSİN
Tel: 0 324 239 41 39 Faks: 0 324 237 59 24
MUŞ KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Kültür Mah. Bankalar cad. Hal sok. Kızılay İşhanı Kat:1 No:1 MUŞ
Tel – Faks: 0 436 212 39 39
NEVŞEHİR KAN BAĞIŞ MERKEZİRagıp Üner Mah. 17.Cad. No:1 NEVŞEHİR
Tel: 0 384 215 25 52 Faks: 0 384 215 25 51
ORDU KAN BAĞIŞ MERKEZİBucak Mah. İbn-İ Sina Cad. İl Sağlık Müdürlüğü Hizmet Binası Zemin Kat / ORDU
Tel: 0 452 225 17 35 Faks: 0 452 225 16 75
ÖDEMİŞ KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Ulus Meydanı No:3 ÖDEMİŞ
Tel: 0 232 544 86 77 - Faks: 0 232 544 86 85
RİZE KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Kızılay Kan İstasyonu RİZE
Tel: 0 464 217 12 42 - Faks: 0 464 217 12 92
SAKARYA KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Adnan Menderes Cad. Devlet Hastanesi Acil Karşısı SAKARYA
Tel: 0 264 291 52 26 Faks: 0 264 291 52 28
SİİRT KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Ziraat Cad. Yeni Mah. Altunç Apt. No: 6 SİİRT
Tel: 0 484 223 60 60
SİVAS KAN BAĞIŞ MERKEZİKepenek Cad. Sular başı sokak M. Aliağa Camisi yanı No:4 SIVAS
Tel: 0 346 221 25 78 Faks: 0 346 221 99 25
TİRE KAN BAĞIŞ MERKEZİDr. Ertuğrul AKER Devlet Hastanesi Bahçe Kahve Mevkii TİRE
Tel: 0 232 511 37 55
UŞAK KAN BAĞIŞ MERKEZİ
Milli Egemenlik Cad. No:6 UŞAK
Tel: 0 276 224 74 37 Faks: 0 276 224 44 27
YALOVA KAN BAĞIŞ MERKEZİSpor Sahası Karşısı Sigorta Müdürlüğü Yanı YALOVA
Tel - Faks: 0 226 811 55 77
ZEYNEP KAMİL KAN BAĞIŞ MERKEZİDr. Fahri Atabey Cad. Arakiyeci Hacı Mehmet Mah. No:144 ÜSKÜDAR
Tel: 0 216 310 03 85 – 0 216 343 62 86 Faks: 0 216 342 05 75
ZONGULDAK KAN BAĞIŞ MERKEZİÜzülmez Cad. No: 28 ZONGULDAK
Tel – Faks : 0 372 253 42 89 – 0 372 253 30 15
badluck
17.07.08, 14:02:08
KLİMA ÖLDÜREBİLİR
En çok da erkekleri ve sigara içenleri etkiliyor… Yaz sıcaklarında “serinleyeyim” derken hayatınızdan olmayın…
Kapalı ortamların ısısını ve nem oranını istenilen seviyelere getirebilen klimaların, solunan havayı ve solunum yollarını doğrudan etkilediği, klima kullanımıyla birlikte su damlacıklarıyla havaya karışarak insanlara bulaşan bulaşan bakterilerin, ölümlere yol açan ”Lejyoner” hastalığına neden olduğu bildirildi.
Bursa’daki özel bir hastanede görevli Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Karadağ, yaptığı yazılı açıklamada, lejyoner hastalığına neden olan ”Legionella pneumophila” bakterisinin durgun sularda ürediğini, suyun havaya saçılması sırasında solunum yoluyla, akciğerlere girerek enfeksiyonlarına neden olduğunu belirtti.
Klima içerisinde oluşan nemli ortamın ”Legionella pneumophila” gibi hastalık etkenlerinin yaşaması ve çoğalması için çok uygun ortamlar olduğuna değinen Karadağ, bu etkenlerin su damlacıkları ile havaya karışarak insanlara bulaştığını vurguladı.
Karadağ, otel, iş merkezi, gökdelen gibi büyük binaların havalandırma sistemlerinin su bölmeleri, havuzlar, su depoları gibi ortamlarda çoğalan bakterilerin, o binada bulunan pek çok insanda hastalığa yol açabileceğine dikkati çekti.
Her klimalı ortamda bu bakterilerin bulunmadığını, bakterilerin olduğu ortamda yaşayan ve bu havayı soluyan herkesin de hastalanmayacağını ifade eden Karadağ, hastalık etkenine maruz kalan insanlarda 2 -10 gün arasında ateş, halsizlik, kas ağrıları, iştahsızlık, baş ağrısı gibi belirtilerin ortaya çıktığını, ancak çoğunlukla ilk dikkati çeken belirtinin öksürük olduğunu kaydetti.
Başlangıçta kuru ve hafif olan öksürüğün kanlı balgama ve nefes almakta güçlüğe neden olabileceğine, hastaların yüzde 20’sinde ateşin 40.5 derecenin üzerinde olduğuna işaret eden Karadağ, ”Yüksek ateş ve öksürük yakınması olan hastalar, son günlerde klimalı ortamlarda bulunmuşlarsa lejyoner hastalığı açısından değerlendirilmeleri gerekiyor”’ dedi.
Karadağ, hastalığın en çok bebekleri, yaşlıları, erkekleri, sigara tiryakilerini, alkolikleri, kalp-damar, kronik bronşit, diyabet ve böbrek hastalarını, bağışıklık sistemi baskılanmış kişileri ve kortizon kullananları etkilediğini dile getirdi.
Hastalığın tedavisinde doğru ilacın seçilmesi ve erken dönemde tedaviye başlanmasının yan etkileri önlediğine, ancak tedavi süresinin hastanın tüm şikayetleri ortadan kalksa bile üç haftadan az olmaması gerektiğine dikkati çeken Karadağ, bu ciddi ve ölümcül hastalığın önlenebilmesi için bakterilerin bulunabileceği ortamların saptanması ve uygun şekilde dezenfekte edilmesinin çok önemli olduğunu belirtti.
Prof. Dr. Karadağ, alınacak önlemleri şöyle sıraladı:
”1- Klimalar, havalandırma sistemleri, su depoları, kapalı alanlardaki havuzlar, duş başlıkları ile bazı tıbbi aletler bulaşıcılık açısından dikkatle kontrol edilmeli,
2-Enfeksiyon şüphesi oluştuğunda bakım ve dezenfeksiyon için hiç beklemeden, su 70 derecenin üzerinde ısıtılmalı
3- Musluklar, duş başlıkları, basınçlı sıcak su ile 30 dakika süreyle yıkanmalı,
4- Metalik iyonizasyon yöntemiyle de dezenfeksiyon yapılabilir. Klorla yapılan dezenfeksiyondan daha etkili bulunan bu yöntemde özel elektrotlar tarafından havuz suyuna bakır, gümüş ve çinko iyonları aktarılır. Belirli düzeylere geldiğinde bu iyonlar dezenfeksiyonu sağlamaktadır.”
AA
http://www.haberturk.com/haber.asp?id=86288&cat=220&dt=2008/07/17
gencotanakemre
31.07.08, 09:52:56
Tatile Çıkmanın Dokuz Faydası
Yorgunsunuz ve sabah zorla kalktınız. İşiniz, hobileriniz ve sosyal yaşantınızla ilgili heyecanınızı yitiriyorsunuz. Tatil yapmak üzere biraz zamanınız var fakat elinizdeki para yeterli değil, bu durumda girişiminizin yerinde olup olmayacağını merak ediyorsunuz. Bütçeyle ağır programlar arasında, zaman yaratmak ve seyahat planı yapmak oldukça zordur. Fakat kısa bir süre için de olsa kendinizi iyi hissetmenizi sağlayabilir. Seyahat için gerçekten zaman ayıramayabilirsiniz.
Seyahatinizde en iyisini yapmak
Eğer bir iş seyahatine çıkma teklifi alırsanız, kabul edin. Bu, deneyim edinmenizi ve deneyimlerinizden yararlanmanızı sağlayacaktır.
Eğer keyifli vakit geçirmek adına plan yapıyorsanız, doğru seyahat rehberini seçtiğinizden emin olun.
Bazen yapılması gereken tek başına olmaktır. Bu durum, tercih ettiğiniz her şeyi yapabilmek adına size tanıdığı özgürlükle, yeni insanlarla tanışıp iletişim kurmanız için baskı yapacaktır. Elbette çıkacağınız seyahatin türü de büyük farklılıklar yaratacaktır.
İster iş ister keyif tatili olsun, tatil bedeniniz ve zihniniz için büyük kazanç getirecektir. Burada tatilin getireceği faydalardan bazıları verilmiştir.
1- Stresiniz azalacak
Tatil rahatlamanız ve stresten uzaklaşmanız için size şans verir. Eğer iş seyahatiniz sizi saatlerce bir konferansta kalmaya zorluyorsa, başka bir şehir yada ülkede olduğunuzu düşünün. Seyahat stresli olabilir fakat bu stres pozitif strestir ve stresteki azalma daima sağlıklıdır.
2- Monotonluktan uzaklaşacaksınız
"Bir değişiklik yapmak en az dinlenmek kadar iyidir." Herhangi bir seyahat, sizi günlük yaşantınızdan uzaklaştıracak ve yalnız kalmak enerji verecektir. Ayrıca bedeninizin ve zihninizin durgunlaşmasını önleyecektir.
3- Dışarı çıkacaksınız
Seyahate çıktığınız zaman ofis dışında olmanın rahatlığını yaşayacaksınız. Bunun anlamı temiz hava alacak, dışarıda olmanın verdiği keyfi yaşayacaksınız. Aynı zamanda güneşten yararlanacaksınız fakat zararlı etkilerinden korunmak amacıyla önlem almanız gerekecek.
4- Aktif olacaksınız
Tatil ilave aktiviteler içerir. Belki de planlarınız arasında rafting, yürüyüş yada voleybol vardır. Zamanınızın tümünü evde dinlenerek geçirmek isteseniz de normal yaşantınızın dışına çıkmak için yürüyüş yapmanın da iyi geleceğini göreceksiniz.
5- Yemek yemekten keyif alacaksınız
Muhtemelen sushi, moussaka ya da couscous gibi farklı yiyecekler deneyeceksiniz. Porsiyonlarınızı dikkate almayacaksınız fakat midenizin hassasiyetini de göz ardı etmemelisiniz.
6- Tutumunuz değişecek
Plan yapmak eğlencenin bir parçasıdır. Seyahat etmek size, farklı kültürler ve yaşam biçimlerini değerlendirme şansı tanır. Ayrıca yaşadığınız şehre farklı bir açıdan bakmanızı sağlar.
7- İnsanlarla tanışacaksınız
Seyahat etmek dünyanın birçok yerinden gelen insanlarla tanışmanıza olanak tanır. Sosyalleşmek en iyi terapidir ve diğer kültürleri öğrenmenize yardımcı olur.
8- Unutulmaz deneyimler edineceksiniz
Eğer tercihinizle ilgili, hedeflediğiniz her yere gitmek istiyorsanız çok geç olmadan yerine getirmelisiniz. Eğer Avustralya ya gitmeyi hayal ediyorsanız, şimdi tam zamanı olabilir.
9- Partnerinizle tekrar görüşeceksiniz
Tatil partnerinizle kaliteli vakit geçirmenizi sağlar.
badluck
31.07.08, 13:45:37
Sizleri ´gülme yogası´na davet ediyorum!
Dünyadaki son çılgınlık, daha doğrusu "son akıllılık"tan bahsetmek istiyorum. Bir grup erişkin, aklı başında insan, bir spor salonunda bir araya geliyorlar. Birdenbire birbirlerine bakarak "hahahiihiiih" şeklinde kahkahalar atmaya başlıyorlar. Deli değiller. Stresli, bildiğiniz şehir insanları. Her gün burada toplanıp, 20 dakika boyunca, bilinen yoga esnemeleriyle birlikte, farklı tür gülme şekillerinin egzersizlerini yapıyorlar: Katıla katıla gülme, sessiz gülme, gittikçe yükselen gülme, kokteyl parti gülmesi gibilerinden!
Bu insanlar ´Gülme Kulübü´nün üyeleri ve yaptıkları da, muhtemelen ilk defa araştırmacı gazeteciniz bendenizden duyduğunuz ´Gülme Yogası´! Bir Alman psikoloğun yaptığı tüyler ürpertici araştırmaya göre, insanlar gittikçe daha az gülüyor. Ortalama alındığında, 50´li yıllarda günde 18 kere gülen sıradan insan, artık günde 6 kereyi geçemiyor! Çocuklarsa daha iyi durumda, günde 400 defaya kadar çıkabiliyorlar!
Bizim yogacıların yaptığı, sahtesiyle egzersiz yaparak, gerçeğine vücudu alıştırma! Yani sık sık gülmeyi öğrenmeye çalışma, ki onlara göre sindirim sistemine masaj yapmakla kalmayıp bütün iç organlara giden kanı arttıran bir aktivite. Solunum sistemini de güçlendirip, vücuda daha fazla oksijen girmesini sağlıyor. Daha da önemlisi, gülmek, bağışıklık sistemini güçlendirdiğinden, yüksek tansiyondan depresyona, soğuk algınlığından alerjiye, astımdan ülsere, strese bağlı hastalıkların yüzde yetmişiyle de baş etmenizi sağlıyor.
Keyfinizin gelmesi, psikolojik rahatlama, kendini iyi hissetme falan, zaten hepimizin bildiği faydalar. 1960´larda Saturday Review´nun editörlerinden biri, ağrılı bir eklem hastalığına yakalanıyor. Olumlu duyguların hastalığı iyileştirme gücüne inanan gazeteci, her gün düzenli olarak Marx Biraderler´in komedi filmlerini (bizde ´Yavruyla Katip´ diye bilinir) ve gizli kamera şakalarını seyrediyor. Bu ilginç deneyinin sonunda ise, 10 dakikalık kahkaha serisinin, kendisine 2 saatlik acısız, ağrısız uyku kazandırdığını buluyor! Elbette bilimsel olarak kanıtlanmış bulgular değil bunlar. Ama gülme sonucunda ortaya çıkan endorfinlerin kas spazmı, romatizma gibi hastalıkların ağrısını azalttığı kanıtlanmış.
Gülme yogası yapan kadınlar ise migrenden kaynaklanan baş ağrılarının azaldığını ve seyrekleştiğini iddia ediyorlar. Bir başka araştırmaya göre, gülmek, vücuda serotonin salgılattığı için, mesela koşmaktan daha iyi bir aktivite. Çünkü gülerken de kan basıncı yükseliyor, kalp atışları artıyor, ama koşarken ortaya çıkan serbest radikallerden eser yok! Standford Üniversitesi´nden Dr. William Fry ise "Bir dakika süren kahkaha, kürek makinesindeki 10 dakikaya eşit" diyor!
800 GÜLME KULÜBÜ VAR Özellikle California´da bir furya haline gelen ´gülme yogası´, London Times´ın ´Kikirdeme gurusu´ adı verdiği Hintli Dr. Madan Kataria tarafından geliştirilmiş. Şu anda yarattığı ´gülme kulüplerinden´ Hindistan, Amerika, Kanada, Avusturya, Almanya, İsviçre, İsveç, Norveç, Danimarka, İtalya, Avustralya, Singapur, Malezya ve Dubai´de var! Sayıları 800´ü aşıyor! Gülme yogası yakında Türkiye´ye gelir mi bilmiyorum. Ama o zamana kadar sizin için yapabileceğim tek şey, çarşamba akşamları ´Avrupa Yakası´ tavsiye etmek!
Gülse Birsel
gencotanakemre
31.07.08, 15:09:11
Yoga gerçekten insandaki negatif enerjiyi alıor. Stresten, Sinirden uzak oluyor insan.
Sabahları saat 6 sularında öğlenleri evinizin sessiz odasında akşamları deniz kıyısında yapılan yoganın faydaları var. Bazı insanlar var ki buna inanmıyorlar. Fakat Anlatılınca değil yaşayınca inanılıyor. Bende bir zamanlar Bursa Sağlıklı Yaşam Derneğinde bir grup arkadaşımla beraber yoga yapıyordum.Zararını değil, faydasını gördüm devamı gelmedi araya hep başka işler girdi. Yoganında Aynı Dİyet listesi gibi bir programı var ve programa uyulunca faydası da görülmüyor değil.
badluck
02.08.08, 09:36:14
Ne kadar uyanık kalınabilir
Bunun deneyle ispatlanmış cevabı 264 saat, yani yaklaşık 11 gündür. Randy Gardner isimli 17 yaşındaki bir lise öğrencisi 1965 yılında, bir bilim fuarında bu kadar süre uyanık kalarak rekor kırmıştır.
Dikkatli gözlem altında yapılan diğer deneylerde insanların 8 ila 10 gün uyumadan durabildikleri ve bu sürede zihin, güdü ve anlayış seviyelerinde gittikçe ilerleyen bir konsantrasyon eksikliği dışında tıbbi, fiziksel ve psikolojik olarak ciddi sorunlarla karşılaşmadıkları gözlemlenmiştir.
Şüphesiz bu deneylerden önce deneklerin ne kadar bir süreyle derin uyku hali yaşadıkları bilinmemektedir. Ancak cephede ateş altında olan askerlerin ve tıbbi müdahale uygulanmış bazı akıl hastalarının da 4 gün süreyle problemsiz olarak rahatlıkla uykusuz kalabildikleri tespit edilmiştir.
Tabii burada uykunun tarifinin doğru yapılması gerekiyor. Yukarıda bahsedilen deneylerde görülen konsantrasyon eksiklikleri sırasında insan tam uyanık sayılabilir mi?
Yorgun bir şekilde araba kullananlar bilirler, insan bir süre sonra yolları nasıl geçtiğini ve oraya nasıl geldiğini hatırlayamaz. Benzeri durum İkinci Dünya Savaşı´nda görev sonrası dönüş yolundaki İngiliz pilotlarında da görülmüş. Yorgun pilotların sebepsiz yere uçaklarıyla yere çakılmaları üzerine yapılan araştırmalarda fiziken uyanık oldukları ama vücut fonksiyonlarına kumanda bakımından tam uyanık sayılamayacakları tespit edilmiştir.
Fareler üzerinde yapılan deneylerde ise, zorla uykusuz bırakılan farelerin iki hafta sonra Öldükleri görülmüş. Ölüm sebebi olarak belirli bir neden bulunamamasına rağmen genel olarak metabolizmanın bozulmasından kaynaklandığı kabul ediliyor.
İnsanlar üzerinde yapılan deneyler normal hayatlarında uyku problemi olmayanları kapsıyor. Bir de istedikleri halde uyuyamayanlar var yani bir hastalık olarak uykusuzluk çekenler.
Yine Fransa´da yapılan bir deneyde, bu hastalıktan muzdarip 27 yaşındaki bir erkeğin aylar boyunca hiç uyumadan yaşadığı ve bu sürede hiç uykusunun gelmediği gibi ruh hali ve hafızasında da herhangi bir sorun olmadığı gözlemlenmiş. Ancak her akşam 9-11 saatleri arasında 20-60 dakika süreyle gözlerinde görüş bozukluğu, el ve ayak parmaklarında ağrı ve uyuşma meydana geliyormuş.
Tekrar başlangıca, ´insan ne kadar uyanık kalabilir´ sorusuna döndüğümüzde, görüldüğü gibi net ve tatminkar bir cevap henüz bulunabilmiş değil. Bu arada ABD Savunma Bakanlığı karacı, denizci ve havacıları, hiçbir fonksiyonel eksiklik göstermeden uzun süre uyanık tutabilecek araştırma projeleri için bütçesinden para bile ayırmış.
Fare deneylerinden elde edilen sonuç da konuya bir açıklık getiremiyor çünkü dünyada henüz uykusuzluktan kimse ölmemiş. Tabii uykusuzluğun yol açtığı kazaları saymazsak.
Derleme: kisiselbasari
badluck
20.09.08, 11:52:08
Kötü Davranışların Genetikle İlgisi Var
Yapılan bir araştırmaya göre davranışlarımız, bir diğer deyişle kızgınlıktan patlamanız veya ters bir olayda sakin bir şekilde öbür yanağınızı vurulsun diye çevireceğimiz tümüyle genetik zarın atılmasına ve çıkan sonuçlara bağlı!
Araştırmacıların bulgularına göre bazı kişilerde kendilerini daha çok şiddete, ve hırçınlığa yönlendiren bir genetik özellik var.
Ancak, “kötü huy geni” nin aktif hale gelmesi için kişilerin çocukken ihmal edilmiş veya kötü muamele görmüş olması gerekli.
Bilim adamlarının belirttiklerine göre davranış biçimi, genler ve çevre arasındaki son derece komplike ilişkilerin sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Dolayısıyla bebeklerin, yaşları ilerledikçe kavgacılık riskilerini arttırabilecek genetik mutasyonlar açısından incelenmeleri gereki.
Bilim adamlarının yapabileceği bir diğer şey ise gençlerde ve yetişkinlerde her an kavgaya, hücuma hazır olmak gibi bir riski azaltabilecek ilaçlar geliştirmektir.
Bu konuda maymunlar üzerinde yapılmış bir araştırmadan alınan sonuçlar insanlar üzerinde daha önce yapılan genler ve kavgacılık ilşkisi ile araştırmalara ayna olmuştur.
Bethesda/ Maryland’de bulunan Ulusal Çocuk Sağlığı ve Insan Gelişmesi Enstitüsünden Dr. Steven Suomi maymunlarda ki kavgacı davranış biçimi ile genler ve yetiştirme şekli arasındaki ilişkiyi inceledi.
Bu incelemede maymunlar iki gruba ayrıldı. Birinci grup doğumdan itibaren annelerinden ayrıldı ve ilk altı ay boyunca kardeşleri ile birlikte bırakıldı. Diğer grup ise anneleri ile kaldı.
Bilim adamları bu maymunlarda içgüdüsel kavgacılık ile ilişkilendirilen 5HTT genini araştırdılar. Bu gen beyinde ‘’iyi hissetmeyi’’ sağlayan serotonin düzeyini etkiler ve ili şekli vardır. Birincisi ‘’kısa’’ mutasyon şeklindedir ve düşük serotonin düzeyi oluşturur, ikincisi ise ‘’uzun’’ mutasyondur ve yüksek serotonin düzeyi oluşturur.
Sonuçta annelerinden ayrılmış olan maymunlar ve bu genin kısa şekline sahip olan maymunlar büyüdükleri zaman son derece kavgacı oldular.
Ancak, anneleri tarafından büyütülen maymunlar bu genin kısa şekline sahip olmalarına rağmen kavgacı olmadılar. Dolayısıyla söz konusu gen davranış biçimi üzerinde bir rol oynamadı.
Dr. Suomi’ye göre “İyi anneler bir tampon görevi görüyorlar ve sonuçta herşey gen-çevre ilişkisine bağlı oluyor.”
Diğer yandan bu genin uzun şekline sahip olan maymunlar ise kolaylıkla kızıp heyecanlanmayan bir davranış biçimine sahiptiler ve annelerinden ayrı olup olmamaları davranışlarını etkilemedi.
Bulgulara göre çocukları iyi yetiştirmek ve iyi ebeveyn olmak kötü genlerin etkilerini engellemekte. Bu da bazı çocukların yaşadıkları travmalara rağmen neden mutlu ve normal yetişkinler olduğunu izah ediyor.
Maymunlar üzerinde yapılan bu araştırma Londra King’s College’de 2002 yılında yapılan bir araştırmaya ayna olmaktadır.
Bu araştırmada yetiştirilirken ailede kötü davranışlara maruz kalmış erkek çocukların asosyal olma riskini araştırıldı ve bu durumun monoamine oxidase A veya MAOA isimli genle ilşkili olduğunu tesbit edildi.
New York Rockefeller Üniversitesinden Prof. Donald Pfaff aynı tip bir çalışmayı hayvanlar üzerinde yaptı. Ancak, kendisi çocuklukta maruz kalınan ihmal ve kötü davranışların serotonin taşıcıyıcısı olan geni nasıl etkiledikleri ve beyindeki düşük serotonin seviyelerinin hala bir bilmece olduğunu da belirtmiştir.
mispool28
26.09.08, 10:09:54
Grip aşısına dikkat
Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Seraceddin Çom, gribin özellikle çocuk ve yaşlılarla kalp, akciğer, böbrek ve şeker hastalığı olanlarda daha ağır seyrederek ölüme varabilen ciddi sonuçlara yol açtığını belirtti.
Grip aşısının en geç Kasım ayında yaptırılması gerektiğini bildiren Çom, “Yüksek riskli kişilere grip hastalığını taşıma ya da bulaştırma ihtimali bulunan sağlık personeli, kronik hastalık bakım üniteleri veya yaşlı bakım evlerinde çalışanlar ve evinde yüksek riskli kişi bulunanlara da aşı yaptırmaları öneriliyor” dedi.
Çom, gribin, ani olarak 39 derece üzerinde ateş, şiddetli kas ve eklem ağrıları, halsizlik, bitkinlik, titreme, baş ağrısı ve kuru öksürük gibi belirtilerle başlayan influenza virüsünün yol açtığı bir hastalık olduğunu söyledi.
Bu tabloya daha sonra boğaz ağrısı, burun akıntısı, hapşırma, göz yaşarması ve kanlanması gibi belirtiler eklendiğini, bazı vakalarda karın ağrısı, bulantı ve kusma görülebildiğini anlatan Çom, bulaştığı kişileri yatağa mahkum eden hastalığın belirtileri 1 hafta içinde kaybolsa bile halsizliğin 2 haftaya kadar sürebildiğini belirtti.
“Grip, özellikle çocuk ve yaşlılarla kalp, akciğer, böbrek ve şeker hastalığı olanlarda daha ağır seyreder ve ölüme varabilen ciddi sonuçlara yol açar” uyarısını dile getiren Çom, “Bu kadar ciddi tablolara yol açabilen grip, halk arasında sıklıkla soğuk algınlığıyla karıştırılıyor. Oysa soğuk algınlığı, ateş yükselmeden hafif kırgınlık, burun akıntısı ve hapşırma gibi belirtilerle kendini gösteren, halsizliğe yol açmadığı için yatak istirahati de gerektirmeyen bir hastalık olduğu için, kesinlikle grip ile karıştırılmamalıdır” diye konuştu.
TEDAVİ
Gribin, öksürük ve hapşırıkla etrafa saçılan damlacıkların havayla solunması, hastalar veya bunların ağız ve burun akıntılarının bulaştığı eşyalarla temas sonucu yayıldığına dikkati çeken Çom, şöyle konuştu:
“Hastalık ev, iş yeri, okul ve kreşlerle toplu taşım araçlarında çok kolaylıkla bulaşabiliyor. Mikrobu kapan ancak henüz belirtilerin ortaya çıkmadığı kişiler de hastalığı bulaştırabilir. Bu nedenle insanların toplu olarak bulunduğu ortamlarda dikkatli olmak gerekir.”
Hastalığın tedavisinin, belirtilerin giderilmesine yönelik olduğunu kaydederek yatak istirahati öneren Çom, bol sıvı, ateş düşürücü, ağrı ve öksürük kesici ilaçlar alınabileceğini söyledi.
Çom, tedavide, hekim tavsiyesiyle antiviral ilaçlara da başvurulabileceğini kaydederek, “Antiviral tedaviye hastalığın erken döneminde, ilk 2 günde başlanması enfeksiyonun önlenmesine, hastalık ortaya çıkmışsa da belirtilerin süresinin kısalmasına yardımcı olur” dedi.
GRİP AŞISI
Gripten korunmada en etkili yollardan birinin aşı olduğunu, aşının salgın başlamadan yapılması gerektiğini ifade eden Çom, şu kişilere grip aşısı önerdi:
“-65 yaşından büyükler,
-Astım ve diğer kronik solunum sistemi hastalığı olanlar,
-Kronik kalp ve dolaşım sistemi hastalığı olanlar,
-Kronik metabolik hastalığı olanlar,
-Hemoglobinopatisi olanlar,
-Uzun süreli aspirin tedavisi alan bebek ve çocuklar,
-İmmünosupresif tedavi alanlar,
-HIV enfeksiyonu olanlar.”
Çom, “Yüksek riskli kişilere grip hastalığını taşıma ya da bulaştırma ihtimali bulunan sağlık personeli, kronik hastalık bakım üniteleri veya yaşlı bakım evlerinde çalışanlar ve evinde yüksek riskli kişi bulunanlara da aşı yaptırmaları öneriliyor” şeklinde konuştu.
6 aydan küçük bebekler, yumurta yediğinde alerjik şoka girenler, doktorun öneride bulunmadığı hamileliğin ilk 3 ayı içindeki kadınların grip aşısı yaptırmamaları gerektiğini bildiren Çom, “Aşı, grip mevsimi başlamadan uygulanmalıdır. Uygulamadan sonraki 2 hafta içinde koruyucu antikor geliştiği ve ülkemizde gribin Kasım-Mart aylarında salgın yaptığı düşünüldüğünde, aşı Eylül, Ekim ya da en geç Kasım ayında yaptırılmalıdır. Ancak, zorunlu hallerde aşı Mayıs'a kadar da yaptırılabilir” uyarısında bulundu.
8 YAŞINDAN KÜÇÜKLERE 2 DOZ
İlk kez aşılanacak 8 yaş ve altındaki çocuklara tam etki oluşması için en az bir ay arayla 2 doz aşı uygulanması gerektiğini bildiren Çom, ateş, halsizlik, baş ve kas ağrısı ile aşı yerinde 1-2 gün süreyle ağrı ve hassasiyet görülebileceğini belirtti.
GRİP VİRÜSÜ İZLENECEK
Sağlık Bakanlığı, her yıl olduğu gibi bu kış da 14 ilde mevsimsel (kış) grip ile ilgili izleme çalışması yürütecek.
Ekim ayından itibaren kış sonuna kadar devam edecek çalışma kapsamında Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Edirne, Erzurum, İstanbul, İzmir, Konya, Malatya, Samsun, Trabzon ve Van'daki sağlık kuruluşlarından grip ve soğuk algınlığı gibi mevsimsel hastalıklara yol açan vakalara ilişkin bilgiler derlenecek. Bu vakalardan alınan numuneler de İstanbul ve Ankara'daki laboratuvarlarda incelenecek.
Bu laboratuvarlardan aylık, belirlenen illerin sağlık müdürlüklerinden ise haftalık raporların gönderileceği Sağlık Bakanlığı, böylece ülke içinde dolaşımdaki virüsleri takip ederek önlem alabilecek.
mispool28
26.09.08, 10:12:13
ERKEKLERE 10 EMİR
Dr. Harvey Simon erkeklere bu sendromdan korunmak için bir yol haritası hazırlamış ve 10 kuralı mutlaka uygulamalarını istemiş. Devekuşu sendromuna yakalanmak istemeyen bir erkekseniz bu öğütleri tutmanızda yarar var.
1. Tütün ürünlerinden uzak durun.
2. Alkol kullanmayın ya da iyice azaltın.
3. Düzenli egzersiz yapın.
4. Doğru beslenin.
5. Stresinizi iyi yönetin.
6. Vücut yağ oranınızı azaltın.
7. Emniyet kemeri takmayı unutmayın.
8. Radyasyon ve ultraviyole kaynaklarından, kimyasal ve çevresel zararlardan uzak durun.
9. Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunun.
10. Vücudunuzu dinlemeyi öğrenin. Herhangi bir işaret alırsanız, hemen doktorunuzla görüşün
muhammetevli
18.06.09, 14:49:35
Fındık yağı Alzheimeri önlüyor
Erciyes Üniversitesi Beslenme ve Diyabetik Bölümü Öğretim Üyesi Nurten Budak, fındık yağında bol miktarda bulunan E Vitamininin vücut hücrelerini koruyarak ve yenilenmesini sağlayarak yaşlanmayı geciktirdiği gibi Alzheimer ve Parkinson Hastalığını da önlendiğini söyledi
Erciyes Üniversitesi Atatürk Sağlık Yüksek Okulu Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Üyesi Nurten Budak, bünyesinde diğer yağlardan daha fazla E vitamini bulunan fındık yağının Alzheimer ve Parkinson hastalığını önlediğini söyledi.
Yapılan birçok araştırmanın E vitamini içeren yağların Parkinson hastalığını önlediğinin belirlendiğini kaydeden Budak, fındık ve fındık yağının ise konumunun çok farklı olduğuna dikkat çekti. Budat, "Fındık yağında bol miktarda bulunan E vitamini üreme sistemine olumlu katkı yaptığı gibi, alyuvarların parçalanmasını önleyerek kan değerlerini düzenliyor. Ayrıca en etkili antioksidan olduğu kadar vücut hücrelerini koruyarak ve yenilenmesini sağlayarak yaşlanmayı geciktiriyor. Alzheimer ve Parkinson hastalığını da önlüyor" dedi.
"KALP-DAMAR'IN İLACI"
Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Biyokimya Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Asım Örem ise fındık yağının kalp damar hastalıklarına karşı adeta bir ilaç olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Örem, "Fındık yağının yağ asitleri bileşiminde yüzde 85 oranında oleik asit bulunmakta olup bu oran zeytinyağı da dahil diğer bitkisel yağların üzerindedir. Oleik asit; yüksek tansiyon riskini azaltmakta, kötü kolesterolü (LDL) düşürmekte, iyi kolesterolü (HDL) arttırmakta, kalp damar hastalıklarına karsı koruyucu etki göstermekte, diyabetli hastaların insülin ihtiyacını azaltmakta, kan şekerini düzenlemekte ve tümör gelişimini engelleyerek kansere karsı koruyucu etki yapmaktadır. Ayrıca fındık yağının yanma noktası diğer yağlardan çok daha yüksektir. Yanma ısısı 220-240 derece olan fındık yağı ısıya karsı en dayanıklı yağdır. Fındık yağı dışındaki diğer yağların, yüksek ısıya dayanamadığından pişirildiklerinde, özellikle yüksek dereceli kızartmalarda fiziksel ve kimyasal yapıları değişerek zehirli (toksik) özellikleri açığa çıkmaktadır. Fındık yağının, kızartmalarda kullanıldığında ortamda ve yiyecekte koku bırakmadığı, hafif ve lezzetli olması nedeniyle hamur işleri de dahil her türlü yemek yapımında çok iyi sonuçlar verdiği bilinmektedir" diye konuştu.
bira böbrek taşlarını döküyormuş öle mi:)
wotka, likör felan bi işe yaramıyo muymuş...
nejat saa ddiim a...
muhammetevli
14.11.09, 22:11:46
DOMUZ GRİBİ BELİRTİLERİ VE ÖNLEMLER
Domuz gribi nedir?
Domuz Gribi, İnfluenza A virüsünün neden olduğu ve domuzlarda salgınlara neden olan bir solunum hastalığıdır. Domuzlardan insanlara bulaşabilmektedir.
Domuz Gribinin Belirtileri nelerdir?
Belirtiler normal insan gribi belirtilerine benzer ve
• Ateş,
• Öksürük,
• Boğaz ağrısı,
• Burun akıntısı,
• Vücut ağrıları,
• Baş ağrısı,
• Titreme halsizlik bazı vakalarda kusma ve ishal bildirilmiştir. Geçmişte zatürre ve solunum yetmezliği gibi ciddi hastalık ve ölümlere neden olduğu bildirilmiştir.
İnsandan insana nasıl bulaşır?
Domuz Gribinin A/(H1N1), mevsimsel gribin bulaştığı gibi bulaşmakta olduğu düşünülmektedir. Kişiden kişiye genellikle öksürme, hapşırma gibi solunum yoluyla bulaşır. Bazen de hasta insanların ağız ve burunlarına temas etme yoluyla da bulaştığı bildirilmiştir. Hasta bir kişinin öksürüğü ya da hapşırığından çıkan damlacıkların masa gibi bir yüzeye temas etmesinin ardından başka bir kişinin bu masaya elle dokunması, ardından ellerini yıkamadan gözlerine, ağzına veya burnuna dokunması sonucu hastalık kişiden kişiye geçebilir. Hasta kişi, hastalık belirtileri görülmeden 1 gün önceden başlayarak; hastalandıktan sonraki 7 gün ve daha fazla gün boyunca bulaştırıcıdır. Bu da kişinin domuz gribi hastalığına yakalandığını daha henüz öğrenmemişken bulaştırıcı olduğunu göstermektedir. Çocuklar, özellikle küçük çocuklar, potansiyel olarak daha uzun süre bulaşıcı olabilir.
Hastalığa yakalanmamak için ne yapmak gerekir?
İnsanlar için geliştirilmiş bir aşısı henüz yoktur. Hastalıktan korunmak için rutin önlemleri uygulamak gerekir.
Bu önlemler:
• Öksürdüğünüzde ya da hapşırdığınızda ağzınızı ve burnunuzu bir kağıt mendille kapatınız. Kullandığınız mendili hemen çöpe atınız.
• Öksürdükten veya hapşırdıktan sonra ellerinizi bol su ve sabunla yıkayınız. En az 15 ila 20 saniye yıkama önerilir. Alkolle temizleme de tercih edilebilir.
• Ağzınıza, burnunuza ve gözlerinize dokunmaktan kaçının. Çünkü virüs ellerinizle başka kişilerle tokalaşma yoluyla da bulaşabilmektedir.
• Hasta kişilerle yakın temastan kaçının.
• Genel sağlığınıza dikkat ediniz.
• İyi uyuyun, fiziksel aktivitelerde bulunun, stresten kaçının, bol sıvı alın ve iyi beslenin
• Bu hastalıkla kontamine olmuş olabilecek yüzeylere temas etmekten kaçının.
Seyahat eden kişilere DSÖ neler tavsiye etmektedir?
Dünya Sağlık Örğütü uluslararası seyahatlerin kısıtlanmasını tavsiye etmemektedir. Her zaman olduğu gibi hasta olan kişilerin uluslararası yapacakları seyahatleri ertelemeleri ve uluslararası seyahat dönüşü hastalık belirtileri görülen kişilerin ise sağlık kurumlarına başvurmaları konularına dikkat etmeleri istenmektedir. Seyahat eden kişilere enfekte olma tehlikesine karşın kalabalık ve kapalı mekânlardan uzak durmaları ve akut solunum yolları enfeksiyonları olan insanlarla yakın temastan kaçınmaları tavsiye edilmektedir. Hasta olan kişilerle temastan sonra ve bu kişilerin bulundukları ortamlarla temastan sonra ellerin yıkanması hastalık riskini azaltacaktır. Ayrıca hasta insanlar hastalığın yayılmasını önleyici uygun davranışlar sergilemeye davet edilmektedir.(Sağlıklı insanlardan uzak durmak, elleri yıkamak ve öksürükle/hapşırıkla bulaşmayı engellemek için kâğıt mendil ve maske kullanmak).
Tedavisi var mı?
Oseltamivir veya zanamivir kullanımı domuz gribinin önlenmesinde CDC tarafından tavsiye edilmektedir. İlaç kullanımı hastalığın seyrini hafifletmekte ve daha hızlı bir iyileşmeyi sağlayabilmektedir. Bunun yanı sıra ciddi komplikasyonların da gelişmesi engellenmiş olur. Antiviral ilaçlara, semptomların görülmeye başlamasından itibaren ilk 2 gün içinde başlanması gerekir.
Çocuklarda acil tıbbi yardım gerektiren durumlar şunlardır:
• Hızlı nefes alma ya da solunum güçlüğü
• Mavimsi cilt rengi
• Yeterince sıvı alamama
• Uyanamama ya da uyaranlara cevap verememe
• Huzursuzluk
• Grip benzeri semptomlara ek olarak ateş ve şiddetli öksürük
• Döküntü
Yetişkinlerde acil tıbbi yardım gerektiren durumlar şunlardır:
• Solunum güçlüğü veya nefes darlığı
• Göğüs ya da karın içinde ağrı veya basınç
• Ani baş dönmesi
• Konfüzyon
• Şiddetli bulantı ve kusma
muhammetevli
29.03.10, 20:06:17
Yorgunluğun nedenleri nedir ?
YETERSİZ UYKU:
Yorgunluğun en sık nedeni az uyumaktır. Bu durum çalışan kişiler için geçerlidir. Çare gecede 7–8 saat uyumaktır.
UYKU APNESİ:
Bazıları iyi uyuduğunu sanır; ama araya bu hastalık girer. Uyku apnesinde gece boyunca sık ve çok kısa sürelerle solunum durur. Her seferinde siz farkında olmadan vücut uyanır, ama uyuduğunuzu sanırsınız. 8 saat uyusanız da o kadar uyumuş olmazsınız. Çare kilo vermek, sigarayı bırakmak ve bir KBB uzmanı ile görüşmektir.
YETERSİZ ENERJİ ALIMI:
Az yemek veya yanlış besinler de neden olabilir. Kan şekerinin ani yükselmesi, ardından hızlıca düşmesine ve yorgunluğa yol açacaktır. Çare protein ve karbonhidrat içeren iyi bir kahvaltıdır.
KANSIZLIK:
Kadınlarda başta gelen nedendir. Kan sayımı ile kolayca teşhis edilir. Çare eksik olan besin veya vitaminleri almaktır. Genellikle demir hapları, et ve bakliyat yeterlidir.
DEPRESYON:
Sadece duygusal yönleriyle değil, aynı zamanda fiziksel belirtilerle de ortaya çıkar. Yorgunluk, baş ağrısı, iştah kaybı olabilir. Psikoterapi ve ilaçlarla düzelir.
ŞEKER-KALP HASTALIKLARI:
Nedenlerden biri olabilir. Uzmanları tarafından kolayca tedavi edileceklerdir.
FAZLA KAFEİN:
Kahvenin iyi bir uyarıcı olduğunu ve yorgunluğa iyi geldiğini sanırız. Ancak fazlası bazı kişilerde yorgunluk yapabilir. Çare kahve, çay, çikolata ve kolanın fazlasından uzak durmaktır.
YORGUNLUK SENDROMU:
Uzun süreli ve başka neden bulunamayan yorgunluk halidir. Çare yaşam tarzını, uyku düzenini iyileştirmek ve düzenli egzersizdir.
İDRAR YOLU ENFEKSİYONU:
Kadınların çoğunda idrar yolu enfeksiyonu yanma veya sık idrara gitme ihtiyacı gibi belirtilerle birlikte ise de bazı hastalarda hiçbir belirti olmayabilir ya da belirtiler hafif olduğundan fark edilmeyebilir. Sürekli yorgunluk da bu gibi idrar yolu enfeksiyonlarının tek belirtisi olabilir. Cinsel birleşme bakterileri idrar yolunun ağzından vajinaya doğru ittiğinden bu riski artırabilir. Bir idrar tahliliyle teşhis konulabilir. Genellikle ağızdan alınan bir antibiyotikle tedavi hızlı ve kolay sonuç verir. Yorgunluk da birkaç gün içinde kaybolur. Bir süre sonra yorgunluk veya başka belirtiler tekrarlarsa tekrar idrar testi yaptırın çünkü bazı kadınlarda idrar yolu enfeksiyonları kroniktir.
BESİN İNTOLERANSI:
Besinlerin bize enerji verdiği kabul edilir ama bazı doktorlar gizli besin intoleranslarının bunun tersine yol açtığına inanıyor. Hafif bir besin intoleransı bile uykunuzun gelmesine yol açabilir. Tolere edemediğiniz yani yendiğinde size, sizin bu besine bağlamadığınız ve ondan olduğunu düşünmediğiniz rahatsızlıklar verebilen bazı besinler olabilir. Bu besinlerin farkında olmadan sürekli yenilmesi, kendinizi sürekli yorgun ve tükenmiş hissetmenize neden olabilir. Eğer belirli besinleri yedikten sonra 10-30 dakika içinde uykunuz geliyor, kendinizi kötü hissediyorsanız şüphelendiğiniz besinleri beslenmenizden çıkarın. Böyle bir şüpheniz varsa doktorunuzla konuşun.
TROİD BEZİNİN YAVAŞ ÇALIŞMASI:
Genel olarak enerji düzeyiniz hep düşükse, kendinizi tükenmiş ve hatta biraz depresyonda gibi hissediyorsanız bunların sebebi yavaş çalışan tiroid bezi olabilir. Tiroid bezi vücudun enerji metabolizmasını kontrol eder. Kadınlarda sanıldığından çok daha yaygın olan tiroid bozukluğu T3 ve T4 gibi tiroid hormonlarının düzeyinin saptanmasıyla teşhis edilebilir. Bu hormonlar düşükse dışarıdan hormon takviyesi yapıldığında yorgunluk şikayetiniz kısa zamanda geçecektir.
vBulletin v3.6.8, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.